Kişilik Kuramları

KİŞİLİK KURAMLARI

İnsanların duygu, düşünce, algılama, tutum ve davranış bakımından farklılığı, onların kişiliğini belirler. Kişilik, her bir insan için az çok değişmezliği bulunan, duygu, düşünce, algılama, tutum ve davranış kalıplarının o kişi için olan bütününe verilen addır.

Kişi toplum içinde ve küçük gruplarda yaşar. Bu çevre değişik ilişkileri, etkileşimleri ve koşulları getirir. Bir kimse bu etkenlere bağlı olarak kişiliğin çeşitli yönleri açısından başka zamanlarınkinden farklılık gösterebilirse, bu, onun kişiliğinin değiştiğinin kanıtı değildir. Bu kişiliğin o zamana kadar bilinmeyen bir yanından kaynaklanmış davranıştır.

Bazı araştırıcılar kişilik özelliklerini kutuplaştırarak içe-dışa dönüklük diğer bazıları kişilik yapılarının sınıflandırılmasıyla, daha başkaları kişilik kalıplarını oluşturan kişilik özelliklerini neden bu kalıplar içinde daima bulundurdukları sorusu ile diğerleri kişiliğin belirleyicilerinin hangi etkenler olduğu sorusu üzerinde durmuşlardır. Kişiliğin aile içi erken yaşantılardan nasıl etkilendiğinin, biçimlendiğinin ve iç dinamiğiyle nasıl işlev yaptığını ele ilk görüş psikanalitik kuramdır.

Traid =  Özellik = Cimrilik

Savurganlık

Bencillik

El sevenlik(başkalarını sevme)

İNSAN TİPLERİNE GÖRE KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

Sheldon

Endomorfik  Sindirim sistemi hakimiyeti, vücutta yumuşak yağ dokusu hakim

Mezomorfik  Belirgin kas ve kemik gelişimi, kuvvetli, iri

Ektomorfik   Bel ve sinir sistemi gelişimi belirgin

Kretcmer

Sikloid  Kilolu, rahat, konuşkan, sosyal

Şizoid   İnce ve uzun, zayıf yapıda, içe kapalı, sosyal değil

Jung

İçe Dönük  Az konuşan, hassas, yaratıcı, kendi iç dünyasına dış dünyadan daha fazla önem veren, dış ilişkilerinde güvensiz

Dışa Dönük  İlişkilerden hoşlanan,  sosyal ilgi alanı fazla, dış ilişkilerde güvenli, iç dünyadan çok dış dünyaya önem verir.

TİP ve TRAİT FARKLILIKLARI

Tip kavramı sosyal değerlerden çok kaliteye dayanır. Traitle yapılan sınıflama sayısaldır. Tipte devamlılık yoktur, birey gruplardan ya birine ya da diğerine girer. Traitte devamlılık vardır. Bireyler davranışlarına göre karşılaştırmalı olarak o trait için bir ölçek üzerinde belirlenebilir.  Örnek; A grubundaki birey, B grubundakine benzemez anlamına gelir.

Tip kavramı belirsiz, trait kavramı karmaşıktır. İnsanlar arasındaki farklılıklar, derece farklılığı ve niteliksel farklılığı içerir. Örnek; geri ve ileri zekalı yoktur, bunlar zekanın dereceleridir. Körlük yoktur, bu görmezliğin bir derecesidir. Değişik traitlerin belirlenip ölçülmesiyle kişilik testleri oluşturulmuştur. Kişilik testleri trait ölçmeyi hedefleyen, yapılandırılmış ve yapılandırılmamış diye 2 grupta ele alınan ölçeklerdir. Yapılandırılmış kişilik testleri araştırmalara dayalı olarak toplum içinde o özelliğiyle normal derecelerinin belirlenmesiyle, kişiliğin bu normale göre kıyaslanması esasına dayanan testlerdir.

***Yapılandırılmış testlerin geçerliliği fazladır.

PSİKANALİTİK KURAM

(Sigmund FREUD)

Kendi döneminin bilimsel görüşlerinin psikolojiye aktarılması özelliğidir. Nedensellik ilkesi(Determinizm)’ nine temelini oluşturur. Her şeyin nedeni vardır, davranışlarında nedeni vardır. Bu anlayış ilk kez  psikolojiye objektif yaklaşımı getirmiştir. Freud histerik vakaların tedavisi sırasında, davranışı yönlendiren bilinçdışı etkenleri keşfetmiştir. Freud’un kuramı biyolojik bir psikoloji kuramıdır. Davranışın temelinde fizyolojik bir takım mekanizmalar olduğu görüşü vardır. Freud’un kendisi nörologdur. Tıp fakültesinden atılmıştır.

Libido, yaşam enerjisi demektir. Libidonun kaynağı cinsellik ve saldırganlık dürtüleridir. Freud tedavi tekniği olarak psikanalizi geliştirmiştir. Psikanalizin her seansı 50 dakika olmak üzere, haftada 5 gün ve 5 yıl süreyle devam eden tedavi şeklidir. Çok zaman ve para gerektirdiği için günümüzde uygulanmamaktadır. Bunların yerine psikanalitik psikoterapiler uygulanır. Bunların psikanalizden farkı, daha kısa süre içinde daha temel sorunları ele alarak ve yeni ortaya çıkarılmış terapi tekniklerini de bünyesine katarak uygulayabilmesidir. Freud hipnoz konusuyla tedaviye başlamıştır. Sonra bu tekniği bırakıp yerine serbest çağrışımı kullanmıştır. Genelde psikanaliz şu şekilde uygulanabilir:

“ Orta düzeyde ışıklandırılmış bir odada, hasta bir divana uzanır. Onun  baş kısmında hastanın göremeyeceği şekilde terapist oturur. Terapist hastaya aklından geçenleri sansürsüz olarak anlatmasını söyler. Bunları eksiksiz not eder. Buna transferans denir. Transferans daha sonra analiz edilir. Bu tedavinin bir parçasıdır. Kişinin geçmişinde, onu etkileyenler genelde ana-babalardır. Bilinç dışı olarak hasta, terapisti anne babası yarine koyar. Ona ilişkin duygularını bu şekilde çözümleme şansı olur.

Terapistin onlardan farklı kişiliği olduğunu fark ettiği zaman, günlük ilişkilerinde, bu ilişkilerini bozan aktarımlarını anlamış olur. Freud rüya analizi, dil ve kalem sürçmeleriyle, fıkra analiziyle bilinçdışını anlayabilmeye çalıştı. Psikanalitik teorinin 5 ana öğesi vardır:

1. Topoğrafik Öğreti (bilinç, bilinç dışı, bilinç öncesi)

2. Yapısal Öğreti ( id, ego, süper ego)

3. Genetik Öğreti ( oral, anal, fallik, latans, genital)

4. Ekonomik Öğreti

5. Dinamik Öğreti

1. Topoğrafik Öğreti : Bilinç, bilinç öncesi ve bilinç dışı diye 3’e ayrılır. Freud’a göre bu bilinç durumları buzdağına benzetilebilir. Freud’a göre yaşamımızı bilinç dışı yönlendirir. Bilinç dışı kolaylıkla erişemeyeceğimiz ancak serbest çağrışımla, rüya ve fıkra analizi, dil ve kalem sürçmeleriyle, ulaşabileceğimiz bir bilinç bölümüdür. Burası bizi etkileyen çocukluk yaşantılarının unutmak istediğimiz, toplum tarafından dışlanan, içgüdülerimizle bağlantılı bölümüdür. Cinsellik ve saldırganlık dürtülerin merkezidir. Bilinçdışına hipnozla ulaşabiliriz. Hipnozla kişiye, hipnozun sonunda kendini mutlu hissedip, pencereyi açıp dışarı bakacağı telkini yapılırsa, uyanınca ilk önce bunu yapar. Neden yaptığını bilmez. Bilinçdışı, yaşamımızı yönlendiren inançları da kapsar. Bilinçöncesi, unuttuğumuz ancak hatırlamak istediğimizde hatırlayabileceğimiz, enformasyonları (bilgi, duygu) içerir. Bilinç, farkında olduğumuz yaşantılardır.

Topoğrafik Öğretide Bilinçdışına Ulaşma Yolları :

a. Düşlerin çözümlenmesi

b. Serbest Çağrışım

c. Dil ve Kalem Sürçmeleri

d. Projektif Testler

e. Hipnoz

2. Yapısal Öğretiye göre : İd, ego ve süper ego kavramları vardır. İd, kişiliğin doğuştan varolan bölümüdür. Yeme, içme, hava alma türünün devamlılığını sürdürme işlevleri arasındadır. Böylece bağımlılık (başkası tarafından beslenme ve korunma) isteklerinin, saldırganlık ve kaçma eğilimlerinin ve cinselliğin ilk dürtüleri olduğu kabul edilir. Bu ilkel dürtülerle ilişkili olarak ağrı, acı, rahatsızlık, hoşlanmama durumlarından uzak durma eğilimleride sayılmaktadır. (HAZ İLKESİ)   İnsanın temel duygusal durumları ancak algılama ve biliş sayesinde gelişir ve büyür. Bu nedenle algı ve biliş, id’in değil egonun işlevleridir. Ego işlevleri yeterince gelişemez veya bozulursa id türevleri bilinçli fanteziler içinde boy gösterir ve hatta davranışlarda ortaya çıkar. Ego, benliğin gerçeği değerlendiren bölümüdür. İçinde yaşadığımız dünyayla ilişkilerimizi ego sürdürür. Ego çevreyle ilişkiyi yürütüşünde bilinçli algılama, düşünme-yargılama, duygulanma, yürütme gibi zihin işlevlerini üstlenir. Kişiliğin hükümetidir. Değerlendirir, yargılar, çözüm getirir, savunmalar yaratır, bağdaştırır. Algılama, bellek, gerçeği anlama ve değerlendirme, yaşantıyı sentez etme, iç ve dış dünyalar arasında köprü kurma hizmeti görür. Çevreye uyum sağlamak, mantık, egonun görevleridir. İd ile süper egoyu dengeler. Zevk ilkesine göre çalışan ide göre, ego gerçeklik ilkesine göre işlev görür. Böyle olunca anlık doyum değil, uzun vadeli doyumlar elde edilebilir. Eğer bilinçli denetimle iç ve dış streslerin gereği yerine getirilirse, topluma uyum sağlanmış olur. Olgun bir ego esnektir. Katı savunmaları kullanmaz. Ego zayıf ise id veya süper ego denetimi ele alır. İd egoyu ele geçirirse sosyopat olur.   ( Toplum yasalarına aykırı)

3. Genetik Öğreti : Ruhsal durum ve rahatsızlıkların kökeni çocukluk dönemleri ile açıklanır. Bu dönemler şunlardır:

a. Oral Dönem(0-2) : Freud’a göre haz bölgesi ağızdır. 3 ay normal emme süresidir. Emmede aşırı doyum sağlanır ya da sağlanmazsa fiksasyon(saplantı) olur. Her yönü için bu böyledir. Oral dönemin fiksasyonları, ileride oral karakter dediğimiz karakterin çıkmasına neden olur. Oral karakterli kişilerde yemek yeme, alkol, sigara kullanma, para v.b. konularında, fazla alma verme problemleri olan, okuma, küfür etme, konuşma konusunda, aşırılığı olan kişilerdir. Bu dönemdeki fiksasyonların aşırılığı olduğu gibi, tamamen içeri çekilme, yalnızlık, yemek yememe, doyum veren yaşantılara hazla yönelme tarzında yaşanabilir. ***Oral dönemin bozukluğu şizofreniye, obesity(aşırı kilo sorunları-yalnızlık sonucu aşırı sevgi açlığı çekerler), anorexia nevrozuna(yemek yememe) yol açar.

b. Anal Dönem (2-3) : 2-3 yaşlarında tuvalet eğitimi ile başlar ve toplumla ilk çatışmasını yaşar. Daha önce serbest olan şeyin, yasaklandığını anlayamaz. Anne-baba ile çatışmaya girer, onların dediklerini yapmaya başlar ve bunu öfke ve saldırganlık gibi tavırlarla ödetir. Boyun eğme ve baş kaldırma bu dönemde görülür. Bu dönemdeki aşırı katı tutum ya da aşırı serbest tutum fiksasyona sebep olur. Zorlamadan, ilgili tutum çatışmayı çözdürücüdür. Anal karakterin özelliği titizlik, biriktiricilik (biriktirip birden harcama) ve benzerleridir. Anal dönemde görülen bozukluk obsesif-kompülsif bozukluktur.

c. Fallik Dönem(3-7) : Çocuk cinsel organına yönelmiştir. Bu dönem içinde karşı cinsten ebeveynine ilgi duyulur.(Freud’a göre) Bu cinsellik değildir.(yetişkinlik düzeyinde değildir) Bu yaştaki çocuklar anne ve babalarının ortalarına otururlar. Anneyi babayı bırakmama yada babayı anneye bırakmama gibi. Bu aynı zamanda suçluluk duygusu yaratır. Eğer bu dönemde herhangi bir nedenle erkek çocuk için baba, kız çocuk için anne yoksa bu çocukta suçluluk duygusu yaratır. Çünkü bunun sebebi olarak kendisini görür. İçe kapanık ve cinsel ilgileri de azalır. Eğer baba erkek çocuğu, anne de kız çocuğu bu dönemde cezalandırırsa hemcins ebeveyniyle özdeşleşemez. Bu da cinsel sapıklıklara neden olur. Fallik karaktere sahip olurlar. Erkeklerde fallik, kızlarda histerik karakter oluşur. Fallik karakterde aşırı erkeklik iddiası, sürekli cinsel eş değiştirme, kendi kendine erkek olduğunu ispat içindedir. Erkeksi özelliklerini abartır. (Kaç kızla çıktığı gibi) Histerik karakterde, romantizm, cinselliğin reddi, seksten başka her şeyi seksülaze eder. Örnek, doktora gider, bütün vücudunun rahatsız olduğunu söyler, cinsel yönden ilgi çeker. Karşısındakini erotik şekilde uyarmaya çalışır. Hem cinsleriyle rekabet, geçinememe, sürekli ilgi isteği, erkeklerden pasif bir şekilde kontrol edilme isteği, abartılı kadınlık (aşırı cinsel gösteriş), kendilerinden daha yaşlı kişilerden hoşlanma (baba ararlar), gibi. Yanlış özdeşleştirmeler sonucu cinsel sapıklıklar ortaya çıkar.

d. Latans Dönem (7-11) : Çocuğun sosyal yaşama girmesiyle başlar. Bütün enerjisini zihinsel olarak harcamak ister. Okuma yazma öğrenir. Sosyal kuralları öğrenir. Merak artmıştır. Bu dönemde cinsel ilgi kalkar. Sağlıklı cinsel kimlik kazanmasıyla sonuçlanır. Kendi cinsiyle oynar. Guruplarına karşı cinsi olmak istemez. Benimsedikleri rolleri pekiştirmek isterler. Hatta karşı cinsle alay etme görülür. Freud’a yapıla eleştirilerde, bu dönemin cinsel bir dönem olduğu görüşü yer alır. Bu dönemde cinsel ilgi gizli hale gelmiştir.

e. Genital Dönem (11-….) : 11-14 yaşlarında hormonal gelişim başlar. Kendi normal cinsiyet özelliğini kabul edilmesi çatışması tekrarlanır. Fallik dönem çatışması tekrarlanır. Eğer fallik dönem sağlıklı geçmişse, bu değişmeler kabul edilir. Kolay geçmemişse bu dönem değişiklikleri kabul edilmez.

4. Ekonomik Öğreti : Ruhsal aygıt içindeki yapıların, birbirleriyle çatışması veya karşılıklı olarak etkileşmesi önemli olmakla birlikte, ruhsal olayları anlamak için yeterli değildir. Bu karşılıklı etkilerin ya da zıtlaşmaların ne kadarlık bir güçle yapıldığının bilinmesi gerekir. Belirli bir davranış ya da ruhsal durum, id, ego ve süper ego arasındaki güç dengesine bağlı olarak ortaya çıkacaktır. Bunların her birinin belirli bir miktar enerjisinin bulunduğu temeline ilişkin bilgiler ekonomik öğretinin verileridir. Bu enerji miktarını arttıracak ya da azaltacak etkenler göze alınıp hesaplar yapılarak kişilerin tedavisine yöneliriz. Veya onların gelecekteki durumlarının ne yola yöneleceğini bu yolla önceden kestirebiliyoruz.

5. Dinamik Öğreti : Nevrotik, psikotik ve kötü uyumlu kişilerde, davranışın id, ego ve süper ego arasındaki dinamik etkileşiminde, dengesel uyumsuzluklar vardır. Dinamik öğreti, ilk üç hipotetik yapı arasında canlı bir etkileşimin bulunduğu ilk sağlıklı ve uyumsuz davranışların bu etkileşimler ile oluştuğu ile ilgilidir. Bu görüş, psikanalize dinamik psikoloji adı verilmesine yol açmıştır.

***Sosyopat (topluma aykırı davranma, bencil ve sorumsuzlar) kişide id dinamizmi hakimdir. Süper ego ile ego devre dışı kalmıştır.

***Egonun aşırı hakimiyeti ile kişi aşırı gerçekçiliğe bağlı çalışkan, ideal görüntü veren ama sempatik olmayan yalnız kalan kişilerdir. Can sıkıcıdırlar.

***Süper egonun aşırı hakimiyeti ile kişi aşırı ahlakçı, yargılayıcı, aşırı idealist, sürekli kendini sorguladığı için kolay hareket edemeyen, kendinde ve dostlarında mükemmeli arayan, bu yüzden yalnızlığa itilen, idealist fakat yalnız insanlardır. (psikolog olurlar ve en kötü psikologlar onlar olur.)

Freud’un teorisiyle Freud’un ileri sürdüğü tedavi yöntemi psikanalizdir. Çok yoğun ve ekonomik olmadığı için kullanılmaz. Günümüzde psikanalitik psikoterapi kullanılır. Çocukluk yıllarının çözülmesi esastır. Geçmişten çok bugünkü gelmiş olan dinamik etkileşim bozuklukları ile ilgilenirler. Psikanalitik kuram yenileşmiştir. Sosyal boyut kazanmıştır. Bireysel olma özelliğini kaybetmiştir.

BİREYSEL PSİKOLOJİ

(Adler’e Göre Aşağılık Kompleksi)

Kişi, sürekli olarak kendini ispat etme çabasındadır. Kendi bedeninden, görüntüsünden hoşnut değildir. Bunu değiştirebilmek için sürekli kısır döngü tarzında bir çaba içindedir. Övgü ve eleştiriyi almak için aşırı çaba gösterir. Eleştiri onu kamçılayan bir güçtür. Övgü ise beğenmediği kendisini beğenmek için çok fazla gereksinim duyduğu fakat inanmadığı bir şeydir. İnsanları kullanmak gereksinimindedir. Böylece üstün olduğunu kendine kanıtlamış olur. Beklentilerinde gerçekçi değildir. Yeteneklerini abartır. İnsan ilişkilerinde iki yol benimseyebilir. Ezicidir ya da kaçıngandır. İnsanlardan uzak durur. Bu kişiler yükseldikleri için insanları ezici tarzda liderlik yaparlar. Örnek, Hitler gibi.

Aşağılık duygusu, organik, zihinsel, sosyal veya eski yaşantıların sonucu olarak güçlü olmak isteğinin sonucudur.

Adler, bu çeşitli kompensatuar aktivitileri telafi edici kompensatuar aktivitelere erkeksi protesta demiştir. Bunlar başarı, prestij ve yükselme isteği şeklinde ortaya çıkar. Güçlü olma gereksinimi, organik eksikliğin değil, aşağılık duygusu, yetersizlik hissinin (organik, cinsel, ekonomik, sosyal) sonucudur. Adler, kendi çalışmalarına bireysel psikoloji adını vermiştir. Bunun nedeni her bireyin kendine ait amaçları ve bunları başarma çabaları ile tek, yegane olduğuna inanmasıdır. Bu amaç ve çabalar bireyi diğer kişilerden farklı kılan şeydir. Yani onun kişiliğidir. Adler güç ve prestij elde etme güdülerini nevrozların kültürel belirleyicilerine vurgu yapmış ve tedavi için yeniden eğitici tedaviyi önermiştir.

Cinsiyet Adler’e göre sadece güçlülük, üstünlük savaşında bir vasıta rolünü oynar. Cinsellik egemenlik arzusunun gerçekleşmesine yardım eden bir güçtür. Cinsiyet ile ilgili haz, egemenlik duygusunun eseridir. Adler’e göre insan toplumsal bir varlıktır. Diğer insanlarla ilişki kurma ihtiyacındadır ve kendisinden çok topluma yönelik bir yaşam biçimi geliştirmiştir.

Adler, topluma yönelmenin doğuştan varolduğunu ve toplumun insanı ilişki biçimi bakımından belirlemede etkili olduğunu savunmuştur. Adler’in en büyük katkısı, davranışın toplumsal belirleyicilerine önem vermesidir. Yaratıcılık, benlik kavramını ortaya atmıştır. Freud’un ego kavramına karşı Adler, benliği yorumlama yeteneğine sahip organizmaya anlamlı bir hayat sağlamaya çalışan özel bir dizgi olarak tanımlamıştır. Benlik kişinin yaşamına, doyumunu sağlayacak yaşantıları arar. Bunları bulmazsa yaratmaya çalışır. Benlik, kişisel olayları organizmaya yorumlayarak aktarır. Organizmanın gereksinimlerini karşılayacak olanakları yaratır ve kendine özgü yaşam tarzına yardımcı olur. Yaratıcı ben öznel bir sistemdir. Adler’e göre kişiliğin merkezi bilinçtir. İnsan bilinçli bir varlıktır ve genellikle davranışlarının nedenlerini, amaçlarının neler olduğunun bilincindedir. Adler, önce normal dışı psikoloji alanında bir kuram geliştirmiştir. Sonra normal kişiliği incelemiştir.

Nevrozların temelinde organ farklılığının yattığını söyler. Bu farklılığı tedavi için gösterilen çabalar, nevroz sendromlarını (semptomlar bütünü) oluşturur. Analizde esas üstünde durulacak nokta, telafi mekanizmalarıdır (Kompensatuar). Adler’e göre insanı geçmiş yaşantılarından çok, geleceğe yönelik beklentileri güdüler. Bu amaçlar insanın yaşadığı anda, yerde varolan istek ve ülkülerdir.

Adler’e göre düşünsel amaçlar, psikolojik olguların, öznel nedenleridir. Varılmak istenen amaç, gerçekleşme olanağı bulamazsa bile bireyin davranışlarını açıklamakta, tek neden olmaktadır. Adler, güç ve kuvvet için bilinçlenme olgusundan söz eder. Büyüklük hırsı bireyin davranışlarını güdüler. Aşağılık duygusu ve bunu giderme isteği ise ruhsal gelişmenin devamlı bir kamçısıdır. Bireyin yaşantısının çeşitli dönemlerinde aşağılık duygusu reaksiyonları görülebilir (Ergenlik).

Adler, organ eksikliği kavramını değiştirerek bu kavramın içine, bedensel etkinliklerin yanı sıra, psikolojik ve toplumsal yetersizlikleri ele almıştır. Adler’e göre dişilik ve erkeklik arasında çatışma vardır. Bunun temelinde hükmetme arzusu yatar. Bebek doğuşunda güçsüz ve zayıftır. Kendisini büyüten yetişkinliklere karşı aşağılık duygusuna kapılır. Zamanı gelince bu duygusunu yenip bağımsızlığını kazanır. Aşağılık duyguları gereklidir, normaldir, insanın gelişimi için önemlidir. Yaşam biçimi kişiliğin işleyişindeki esas ilkeler sistemi, parçaları kontrol eden bir bütünlük özelliğini taşır. Yaşam biçimi 4-5 yaşlarında oluşur ve sonraki yaşam bu biçime uygun olarak sürer. Yaşam biçimi belirli bir eksikliğin ödünlenmesidir. Adler’e göre kişilik kalıtım ve yaşantılardan yaratılır. Yaratıcı ben dünya gerçeklerinin nesnel, dinamik, bileşik kişisel ve kendine özgü biçimi olan, kişiliğe dönüştüren bir mayadır. Yaşama anlam verir, yaşam amacını ve bu amaca ulaşım yolları yaratır.

Kişi dışa açıktır. Dıştan gelen etmenlere kendi karar gücüyle karşı koyar. Karar gücü bireyin içinde bulunduğu ortama göre biçimlenir. İnsanı iten güç, libido gibi zevke, sekse dönük bir güç değildir. Bu belki kanallayıcı bir çabadır. İnsanların yaratıcı güçlerinin etkinliği topluma bağlıdır. Her şeyin bir nedeni olması ilkesinden çok, her şeyin bir amacı olduğu ilkesine dayanır. Bu amaç kişinin kendini gerçekleştirmesine neden olur. Her davranış bireyin kendi eksikliklerini tamamlaması yönünde bir çabadır. Azınlık toplumlarında aşağılık duygusu açıkça görülür.

ANALİTİK KURAM

(Carl Gustav Jung)

**Bilinçdışının iki kaynağı olduğuna inanır:

1.  Kişisel bilinç dışı                            2. Kollektif bilinç dışı

Kişisel bilinç dışı, bireyin kişisel dürtü ve düşüncelerinin birikimiyle oluşur. Kollektif bilinç dışı, içgüdüsel dürtüler, ilkel korkular, ırk yaşantıları ve inançlara dayalı duygu ve düşünce eğilimleridir.

Jung, görüşüne analitik teori demiştir. Kelime çağrışım testini kişiliğin gizli yönlerini analiz edebilmek için geliştirmiştir. Jung, çocuğun kişiler arası ilişkilerini ilk vurgulayanlar arasındadır. Ana babaların nevrotik tutumlarının çocuklar üzerinde yarattığı etki üzerinde durur. Bleuler, şizofreniyi ilk geliştiren kişidir. Jung, Bleuler ile çalışmıştır. Jung psikanalizi psikotiklerin tedavisinde kullanmıştır. Kişilik tiplerini ayırma girişiminde bulunmuş, içe dışa dönük kavramlarını ileri sürmüştür. Sanat eserleri, mitolojik temalar, dil ve rüyaların ve fantezilerin nevrozlarla ilişkisi üzerinde durmuştur. Dinin ve sembolizmin önemine değinmiştir. Ona yöneltilen eleştiriler, psikolojik, felsefi, mistik ve metafiziksel elementleri karıştırıp bir bileşen yapmaya çalışması üzerinde odaklaşır. Jung ve Freud psikanalistlerin ana kavramlarını ele alarak esaslı bir şekilde değiştirmiştir. Libido cinsel içgüdü değil, daha geniş anlamlı bir yaşam enerjisidir ve yaratıcı bir kuvvettir. Dışa dönük kişilik sosyal, iyimser; içe dönük kişilik ise dış gerçeklikten kaçan, az sosyal ve iç aleme dönük özelliktedir. İçe dönük kişilerin davranışlarını yöneten güç dışta değil içtedir. Onlar, dünya olduğu gibi değil bana görüldüğü gibidir diye düşünürler. Çok zor değişen katı yorum biçimleri ve eğilimlerine sahiptirler. Görünüş itibariyle sakin, sessiz, güç ilişki kurabilen kişilerdir.

Sıradan, hatta çocuksu bir maskenin altında melankolik bir karakter saklarlar. Dışa dönük, kolay uyum sağlayan, yeni ve bilinmeyene açık, rahatça güvenebilen bir özelliğe sahiptir. Bireyin karar ve davranışlarını öznel değer yargıları değil, dış dünya belirler. Düşünceleri olumlu ve iyimserdir. Dış dünyanın objeleri ile ilgilenir, onları değerlendirir. Amaçlı olarak bir araya getirip sentez yapar. Fakat bir defa sonuca vardı mı, konuyla ilgisi de son bulur ve yeni bilgiler aramaya başlar. Tek düzelik, durağanlık, dışa dönük için boğucudur.

Jung kişiliğin dört ana işlevini belirlemiştir:

1. Duyumlar  2. Düşünce  3. His    4. Sezgi

Kişilik tipleri de bu ana fonksiyonlardan hangilerinin hakim olduğunu belirlemekle tarif edilmektedir. Örneğin, dışa dönük tipte asıl düşünce egemenliği dikkati çeker (Duyum da olabilir). İçe dönük düşünme ise düşüncenin akışına, olayların kendi nesnel değerleri değil, içe dönük kişinin onlara yüklediği değerler hakimdir. Saf içe dışa dönük yapısına ender rastlanır. Daha çok bu fonksiyonlardan birinin başat olmasına rağmen diğerine ait izleri bulmak mümkündür. Jung’un bu sınıflandırması, kişinin sadece bilinçli davranışlarını içine almaktadır. Kişilik yapısının, tamamen belirlenebilmesi için bilinçdışının da araştırılması ve karakterlerin gösterilmesi gereklidir. Bireysel bilinçdışı, çocukluk anılarının ve kompleks adı verilen duygusal gerilimi olan fikirleri içerir.

Personality (Maske-Kişilik)  Persona kişiliğin gerçek egosunun üstüne geçirilmiş olan sosyal bakımından kabul edilebilir maskedir. Uyumu gerçekleştiren bir bölgedir. İnsanlığın büyük kısmını, kendimizi ideal bir hayale uydurmak için feda ederiz. Bu maskenin altında bulunan itilmiş arzuları, coşkuları, bağlantıları, gölgeyi temsil eder (Gölge, bastırdığımız hayvansal iç güdü ve duygularımızdır).

İç davranış denilen gölge, daima personaya zıt karakter taşır ve zor değiştirir. Gölge kişisel bilinçdışına ait bir süreçtir. Bireysel bilinçdışında bir değer, büyük kuvvettir. Erkekte dişi, kadında erkek karakterli olan anima ve animustur. Bir erkek için anima, kollektif bir kadın imajıdır. Kollektif bilinç dışında en eski hatta tarih öncesi insanı, hayvani iç güdüler bulunmuştur. Kollektif bilinçdışımız bir takım çok eski efsanevi hayallerle süslüdür. Bunlara Jung Arketip adını vermiştir. Arketipler bir taraftan hayal ve rüyalarda kendini gösterdiği gibi diğer taraftan da bilinçli davranışlara yön verir. Jung benlik ve egoyu birbirinden ayırmıştır. Ego bilinçliliğin merkezini oluşturur. Buna karşılık benlik, bilinçdışının merkezidir. Bir kişi benliği ancak, hayatının ikinci yarısında varabilir. Hayatın ilk yarısı öğrenme, çalışma, evlenme, çocuk yapma ve benzeri bir takım faaliyetlerle doludur. Kişi bu işlerini bitirdikten sonra kendine yönelebilirse benliğini kazanmaya çalışır. İşte bu evre 40 yaş civarında kişiliğin kendine döndüğü anda, bir takım psikolojik krizler biçiminde kendini gösterir. Freud 6 yaşı latans olarak göstermektedir. Halbuki Jung gerçek cinsel eğilimleri bu yaşta başlatır. Daha önceki evrede ortaya çıkan belirtiler, otomatik biyolojik gösterilerden ibaret masum çocuksu olaylardır. Ergenlik ve sonrasına önem verir.

ERIC FROMM

İnsan kişiliğinin ekonomik, sosyal, politik güçler eşliğinde geliştiğini söyler. Fromm, Freudian düşünceyi neomarksist düşünceyle birleştirmiştir. Ona göre insanların iki temel ihtiyacı vardır.

1. Fizyolojik (Varlığını koruma) ihtiyacı

2. Yalnızlıktan kurtulma ihtiyacı

İnsanların iki temel yönü vardır.

1. Yapmak ve olmak istedikleri kişi

2. Gereksinimlerine duyum bulma yönleri

Fromm’a göre insandaki kişilik, hayvandaki içgüdüsel sistemi belirtir. Ona göre insanda egemen olmuş olay içgüdüsel yandır. Bu içgüdüleri doyurabilmek için insanlar zamanla toplumsal duruma girme eğilimi gösterir. Fakat şimdiye kadar hiçbir toplum kişinin bireysel gelişimlerini karşılayamamıştır.

Bağımsızlık kavramı Fromm’da önem kazanır. Ona göre kişinin özgürlük sorununu çözmesi gerekir. Özgürlük bireyselliğin temelidir. İnsanı hem doğadan hem diğer insanlardan bağımsız kılar.

Primer bağ (birincil bağ) aileye toplum düzeyinde tümüyle bağımlı olma, temel eğilimdir. Bu bağımlılık, bireyselliği, mantığı, eleştirisel yargılamayı, yaratıcılığı engeller. Fakat kişiye güvenlik, rahatlık verir. Bağımsızlıkta boşluk, rahatlık vardır. Kişi iradesini kullanarak bağımlılıktan kurtulabilir. Ancak kendini bu şekilde gerçekleştirdikçe yalnızlaşır. Bu da kendisinin hiçbir şey olmadığı duygusunu getirir. Birey kendi özgürlüğünü başkalarına bağımlı çözer ya da suç işleyebilir. Bu da daha çok sıkıntı yaratır. Bireyin boyun eğme ile özgürlük arasındaki seçimi bağdaştırması, akıl, sezgi ve yaratıcılık işi yapmakla olur.

Fromm bireyin engellendiği zaman kullandığı savunma mekanizmalarına zorlayıcı tepkiler adını verir. Bu yönelim biçimlerinin hiç biri üretici değildir. İnsanın varoluş sorununu çözümlemede yetersiz kalır. Sağlıklı kişi, sosyal ilişkilerini seven, mantığını kullanan, ilgi gösteren, saygı duyan ve çalışan kişidir.

Fromm’a göre her toplumda bir yaratıcı kişilik yapısı vardır. Yani yaratıcı kişilik yapısını toplum belirler. Bireyin toplumsal kişiliği ve toplumsal bilinçdışı vardır. Toplumsal kişiliği, din, sanat, edebiyat, çocuklarını aile çevresi içinde yetiştirilmesi tarzlarıyla ilgilidir. Toplumsal kişilik bireyin özüdür. Yalnızca davranışları biçimlendirmekle kalmayıp aynı zamanda onun düşünce biçimini,coşkularını, giderek dış dünyayı ve bu dünyayla ilişkilerindeki tüm algılarını etkiler. Toplumsal kişilik birey için çok önemlidir. Bireyin, toplum isteklerine en az psikolojik yıkımla ve olabildiğince etkin biçimde uyum göstermesini sağlar. Toplumsal kişiliğin esas işlevi, toplumun üyelerinin güçlerini biçimlendirmektir. Bu topluma uyum biçimi bireyden bireye farklılık gösterir. Bu da farklı kişilik tiplerine yol açar. Fromm’a göre önemli olan bireylerin istedikleri gibi davranmaları ve topluma uyum sağlayarak doyum bulmalarıdır.

KAREN HORNEY

(Sosyo-Kültürel Etkiler)

Karen Horney, psikanalizde ilk kadın psikologdur. Horney, çevresel etkenlerin kişilik gelişiminde önemli olduğunu söyler. Libido ve içgüdü kavramlarını reddeder. Ona göre insanlardaki temel eğilimler güven ve doyum arzularıdır. Bu arzular ve sosyal ilişki örnekleri kişiliği şekillendirir. Horney, nevrotik karakter oluştuğunda sosyo-kültürel etkinliklere dikkat çekmiştir. Horney’e göre temel anksiyete, bütün nevrotik belirtilerin esas kaynağıdır. Bunun oluşumunda bireyler arası ilişkiler esas rolü oynar. Düşman bir dünya içinde yardımsız ve olma hissi temel anksiyeteyi doğurur. Temel anksiyete, kişilik bütünlüğü üzerinde sürekli yaygın etkisi olan kronik bir haldir. Horney’e göre temel sıkıntıya karşı şu savunma mekanizmaları oluşur:

a. Sevgi    b. Teslimiyet   C. Kudret   d. İçine dönme

Sevgi ve teslimiyet kişiyi, insanlara olumlu, yapıcı bir şekilde; kudret ise güç arzusuyla olumsuz ve düşmanca yaklaştırır. İçine dönme kişiyi insanlardan, toplumdan uzaklaştıracaktır. Herkes sevgiye muhtaçtır. İnsan kendini güvende hissederse, sevgi ihtiyacını grubu içinde dostları arasında karşılıklı eşitlik çerçevesinde doyurur. Güvensizlik hisseden kişi ise, aşırı aşk ve sevgi ihtiyaçlarında, hiçbir fark gözetmez. Etrafındaki ilişkilerinde ön planda olmayı ister.

Güvensiz olanlarda, güç ve prestij isteği patolojik bir hal alır. Diğer bir özellik de başkalarını ezme eğilimidir. Bugünkü kültürün gerçeği olarak ortaya çıkan bu eğilim, patolojik sınıra yakın sadistlik, saldırgan davranışa yol açar. Horney’e göre nevrotikler, katı hareketleri esnek olmamaları, kendi potansiyelleri ve davranışları arasında çelişkili olan kimselerdir. İzolasyon korkuları vardır. Kendilerini terkedilmiş ve tehlike içinde hissederler. Kendilerine inançları yoktur.

Bu anksiyeteden korunma çabaları şöyle sıralanabilir:

1. Sevgi kazanarak (sevgi)

2. Baş eğerek (teslimiyet)

3. Güçlü olarak (kudret)

4. İnsanlardan kaçarak (içedönük)

5. Sömürücü-alıcı kişilik kazanarak

6. Popüler olma çabasına girerek

7. Olduğu gibi değil, istediği gibi görünerek (benliğinden uzaklaşarak)

8. Herkesten daha iyi olmaya çabalayan

9. Bağımsızlığı ve öz yeterliliğe yönelerek

10. Yanlış yapma korkusu içinde kusurlu yönlerini örtme çabasına

girerek.

Horney’e göre anksiyeteyi yaratan şartları kaldırırsak tedavi başarılı olabilir. Tedavi aşamaları:

• Üç temel yolda giden bilinçdışı amaçlarını anlayabilmek (insanlara doğru yönelen, saldırgan olarak güçlü olmaya çalışan, kendini insanlardan çekerek)

• Çatışmanın nasıl olduğunu hastanın bilincine getirmek

• Transferans, rezistans (direnç, hastanın terapisi) ve serbest çağrışım yöntemlerini kullanarak kişiye nasıl olduğunu anlatmak ve çözüme varmasını sağlatmak.

Horney kadın ve erkek arasındaki farklılığın, cinsel organ farklılığından ileri gelmediğini söyler. Freud’un ve Adler’in kadını aşağılayan tutumlarına karşı çıkar. Ona göre Odipal çatışma babaerkil toplumlarda görülür, anaerkil toplumlarda görülmez. Bu da erkek cinsine imrenme özelliği olmadığını, erkeğin gücüne imrenmenin olduğunun kanıtıdır. Bu gücü ona toplum verir. Yanlış eğitim çocuğu sorunlu kılar. Saldırganlık doğuştan değildir. Saldırganlık, güvenlik duygusunu sürdürmek için oluşturulan bir savunma mekanizmasıdır.

Freud’un Genital Dönem Karakteri :

Uyarımı boşaltabilme, reaksiyon formasyonları sonlandırırken (tersine tepki oluşturma mekanizması) yüceltme (süblimasyon) mekanizmasını kullanmayı arttırır. Duygular artık bastırılamaz, ego tarafından kullanılır. Bilinçdışı suçluluk duyguları ve oidipus kompleksi azalır. Freud, anal dönemle fallik dönem arasında bir dönem daha tanımlamış ve bu döneme üretial dönem adını vermiştir. Bu dönemde fissaksiyonlar, üretial oluşumuna neden olur. Üretial karakter yarışmacılık, hem cinsellik hem de başarı ile ilgili konularda vardır. Sürekli çevresindeki insanlarla rekabet içindedir.

Parataksik Distortion:Sullivan

Bir kişiye karşı, geçmişteki başka kişilerle o kişiyi özdeşleştirmekten dolayı ya da çarpık değerlendirmelerden ya da fantezilerden dolayı yanlış değerlendirmeler yapma ve buna uygun tutum göstermedir (Bu kavram Freud’un transferansına benziyor). Parataksik distortion’u önlemek için kişinin kendi duygu ve düşüncelerini başkalarınınkiyle değerlendirmesi gerekir. Buna concensual validation denir. Bu, tutumun geçerliliğini test etmedir. Örnek, bir kişi nefret ediyorsa buna concensual validation denir. Sullivan’da temel olan şeyler: Bebek ile anne baba arasındaki iletişimsel süreçler üzerinde durmuştur.

Bireyin sosyal bir fenomen olana kadar geçirdiği dinamik evreler üzerinde durmuştur. Hasta terapist ilişkisi üzerinde durmuştur. Terapistin rolünü katılım gösteren bir gözlemci olarak yeniden tanımlamıştır.

PSİKODİNAMİKLER ve PSİKOPATOLOJİKLER

Psikiyatriktik hastalıkların anlaşılmasında önemli rol oynayan

3 temel yaklaşım vardır:

1. Tip temeline dayanarak, organik patoloji ile ilgili akıl hastalıklarının temelinde anatomi, nörofizyolojik ve biyokimyasal  bozuklukların olduğu inancından yola çıkan görüş açısı,

2. Sosyal psikiyatrik yaklaşım, bireyin hastalığının kökeninde ve gelişiminde çevrenin, özellikle aile ve toplumun önemli rol oynadığı inancından yola çıkan görüş açısı,

3. Sorunun temelini geçmişte arayan psikodinamik yaklaşım, psiko dinamikler sağlıklı ve hasta kişiler üzerinde, zihinsel işleyişler üzerinde çalışır ve kişilik gelişimi ve bunun bireysel yaşantılara etkisi terimleri çerçevesinde olmaya çalışır. Psikodinamik yaklaşım psikolojik süreçleri fizyolojik terimlerle açıklamaz. Fakat psikolojik yaşantıların beyin işleyişine bağlı olduğu gerçeğini de yadsımaz.

Psikopatoloji, anormal zihinsel işleyişlerle ilgilenir. Normal ve anormal psiko dinamikler önemli derecede birbirleriyle ilişkilidir. Psikodinamik bilgilerin büyük kısmı psikoterapi gören hastaların klinik gözlemlerinden çıkarılmıştır. Psikodinamik yaklaşımın yöntemi, doğal bilimlerin yönteminden çok farklıdır. Sadece davranış gibi ölçülebilir, objektif olarak gözlemlenebilir, bir konuyla ilgilenmesiyle kısmen yakınlaşır. Kişiliğin gelişimi, bireyin içrer sübjektif yaşantılarıyla, özellikle duygu ve fantezileriyle ilgilenmesiyle, diğer bilimsel yöntemlerden uzaklaşır. Yaklaşım geçmişe yönelik ve çocukluk yaşantılarımızı tanımlamaya dayanan özellikte olup, deneylerle kontrol edilmesi oldukça güçtür. Psikopatolojide sistemli çalışmalar, Freud’un histerik vakalar üzerine olan çalışmalarıyla başlar. Bilinçdışı olgulara ve çocukluk gelişimine verilen önemle, psikopatoloji büyük ilerlemeler kaydetti. Freud’un saldırganlık ve cinsellik ile biyolojik içgüdülere verdiği önem, insan kişiliğini anlamada temel oldu. Daha sonraları Freud teorisinde değişiklikler yaparken, diğer psikanalist ve psikoterapistler, ileride yeni değişiklikler getirdiler. Kişiliğin daha akılcı ve bilinçli olan kısmı ego psikolojisine ilgi, Anna Freud ve Heinz Hartmann’ın etkisiyle ve insan ilişkilerindeki sorunlar ve toplumun etkisinin göz önüne alınması ile arttı. Melanie KLEIN erken bebeklikteki, önceleri anne bedeninin bir kısmıyla daha sonra da bir bütün olarak anne ile olan ilişkiler şeklindeki gelişimsel süreci vurguladı.

Neo-Freudianlar, insan kişiliğini bütün olarak işlev gören bir ünite olarak, yaşadığı kültür içindeki ilişkileriyle ele aldılar. Ericson, özellikle ergenlerde kimlik oluşum sürecine önem verdi. Varoluşçu psikiyatristler hastanın güncel yaşantısını ve içinde yaşadığı dünyadaki varolma şeklini anlamaya önem verdiler.

Birçok psikologun kabul ettiği bazı temel kavramlar vardır:

1. Tüm psikolojik fonksiyonların temelinde, kişinin organik yapısı vardır. Fakat biz psikodinamik içinde psikolojik terimlerin kendisiyle ilgileniriz.

2. Kişilik, biyolojik olgunlaşmanın sonucunda gelişir ve çocukluk, aile, kişiler arası ilişkiler ve toplum tarafından etkilenir.

3. Cinsel ve saldırgan dürtüler bireyin kişiliğini, hastalıkta ve sağlıkta büyük ölçüde etkiler.

4. Bilinçdışı işleyişe ait bilgiler, rüyalar, dil sürçmeleri, unutma gibi normal ve anormal psikolojik fonksiyonlarının anlaşılmasında temeldir. Bilinçdışının bir kısmı doğuştan olmakla birlikte bir kısmı da duygu ve düşüncelerinin bastırılması sonucunda oluşmuştur. Bilinçdışı rüyalarda ve sembolik nevrotik belirtilerde ifade edilebilir.

5. Freud insan kişiliğinin yapısında üç kavram geliştirmiştir. İd, ego ve süper egodur. Bunları yapısal aktiviteleri olarak değil, psikolojik fonksiyonları tanımlamaya yarayan terimler olarak düşünmek gerekir. İd, temel doğuştan gelen dürtülerdir. Özellikle hemen doyum isteyen saldırganlık, cinsellik gibi dürtülerle tanımlanır (zevk prensibi). Ego, daha gerçekçi, kontrollü, kısmen bilinçli, kısmen bilinçdışı olan id impluslarını kontrol eden ve çevrenin isteklerine ve süper egoya göre uyduran yönüdür (gerçeklik prensibi).

PSİKODİNAMİK KAVRAMLARIN UYGULANIMLARI

1. Psikodinamik kavramlar insan kişiliğini bir bütün olarak iç yaşantılar ve davranışlarıyla, hastalıkta ve sağlıkta anlamaya yardımcıdır.

2. İnsan ilişkilerinin doğasını anlamada yardımcıdır.

3. Bunun için özel bir şekli olan terapist hasta arasındaki ilişkileri anlamada yardımcıdır. Hastalar özellikle, çocuklarında anne babaya ya da ailenin diğer fertlerine gösterdikleri duygusal tepkileri yeniden yaşama eğilimindedirler. Bu transferans olayı, tüm insan ilişkilerinde meydana gelir. Fakat özellikle, psikanaliz ve psikoterapi önem taşır. Terapistin, hastasına olan uygunsun tepkisi kontr-transferans olarak bilinir.

4. Bütün psikoterapiler, özellikle analitik yönelimli psikoterapi, psikodinamik kavramlar üzerine temellenmiştir.

5. Psiko nevrozların nedenleri (anksiyete, fobi, konversiyon histeri, nevrotik depresyon, obsesyonel nevroz) ve psiko nevrotik semptomların anlamı, en iyi şekilde psikodinamik terimlerle anlaşılabilir.

6. Aynı şey kişilik bozuklukları için de geçerlidir. (Örnek: Histerik kişilik bozukluğu, obsesif kişilik bozukluğu gibi, cinsel sapkınlıklar.)

7. Psikozların semptom molojisi (şizofreni, duygu bozuklukları) kökenlerinde psikolojik, sosyal, organik faktörlerin olmasına karşın psikodinamik terimler şeklinde anlaşılabilir.

8. Psiko somatik bozukluklar (bir organ bozukluğu. Organda herhangi bir bozukluk yoktur. Psikolojik olarak ülser, astım, deri hastalıkları ) ülseridif gibi hastalıklar psikodinamik terimler şeklinde anlaşılır.

PSİKOPATOLOJİ VE PSİKODİNAMİK

Rüyaların Analizi: Freud’un en önemli keşiflerinden biri rüyaların psikanalitik teorisidir. Rüyaların serbest çağırışım yöntemiyle üzerinde durmakla, represif (bastırılmış) bilinçdışı materyallerin bilince getirileceğini belirtmiştir. Böylelikle rüyaların analizi, bilinçdışına giden mükemmel bir yol olarak görülür.

“The İnterpretation of Dreams” kitabın yorumlanmasıyla, kendi rüyalarını analiz etmiş ve teorisini formüle etmiştir. Kısaca rüyanın bilinçdışı istek ve implusları, geçmiş günlerde yaşanan olayları materyal olarak kullanarak ifade ettiğini söylemiştir. Ancak bilinçdışı rüyanın içeriği, sansür yoluyla gizlenir, değişikliğe uğrar. Güncel tarzdaki rüyalara dönüşür. Sansür sembolizasyon yoluyla yapılır. Rüyada görülen bir obje, kendisi olarak değil bir şeyin sembolü olarak vardır. Örnek; bir ev anneyi, merdivene çıkmak veya tepeye ulaşmak cinsel ilişkiyi sembolize eder. Gizli anlam aynı zamanda deplasman (yön değiştirme-bir kişinin patronuna kızıp kapıyı çarpması) yoluyla da gizlenebilir. Rüya görenin saldırgan amacı, rüyada bilinmeyen bir yabancıya yöneltir, o saldırgan olur. Kondansasyon (yoğunlaştırma) rüyada görülen üçüncü bir süreç olur. Birkaç farklı anlamın bir rüya imajında sunulmasıdır. Serbest çağırışım yöntemiyle, görünürdeki rüyanın altında yatan gizli anlam keşfedilir. Freud’a göre rüyalar halüsinatör istek yerine getiricilerdir. Birey uyurken istekleri yerine gelir. Yeni fizyolojik çalışmalarda Freud’un bakış açısını doğrulamaktadır. Herkes rüyasında represe ettiği ve unutulmuş olduğu şeyleri görür ve rüyada, harekette azalma, dış dünyaya farkındalığında azalma artmış ve jetatif sinir sistemi aktivitesi ve rüyanın içeriğine bağlı olarak cinsel uyarım eşlik eder. Uyku esnasında yapılan EEG çalışmaları bireyi düzenli aralıklarla hızlı göz hareketleri şeklinde rüya görülen uyku yaşadığı (REM) görülmüştür. Bu safha yaklaşık olarak her gece 90 dakikada bir olmak üzere her gece birkaç kez tekrarlanır. Bir yetişkinin uykusunun % 20’sini teşkil eder. Eğer birey bu fazda uyandırılırsa rüyasını canlı bir şekilde anımsar. Eğer bu faz sonrasında uyandırılırsa rüyanın büyük kısmı unutulmuş olur. Deri direnci ve kas tonunda yapılan ölçümler REM sırasında canlılığın azaldığı ve yaygın motor parelizi (hareketlerde felç durumu) olduğu şeklindedir ve erkeklerde sıksık ereksiyon deliliğine rastlanır. Freud’un rüyalar istek getiricilerdir şeklindeki bakış açısı, bireyin çatışmaları ve bunları çözme deneyimlerine ilişkin şeklinde değişime uğramak zorundadır. Görünümdeki rüyanın anlamını anlamak, altında yatan gizli anlamı anlamaksızın da mümkün olabilir. Sembolizm, diğer insanın zihinsel işleyişleri gibi rüyalarında da çok önemli rol oynamakla birlikte, bir sembol her birinin geçmiş ve şimdiki yaşantıları ve ait olduğu kültüre göre bir çok farklı anlam taşır. Bu değişimlere rağmen Freud’un rüya kavramı yeni bir fizyolojik çalışmalarca da doğrulanmaktadır.

PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİLER

Psikanaliz: Freud’un hem terapi yöntemine hem de teori sistemine verilen addır. Bilinçdışını anlamak için serbest çağrışım, direnç analizi, transferans analizi terapide önem taşır. Bireyin yaşamını etkileyen bilinçdışı güçler anlaşılmaya çalışılır. Analizin amacı, bireyin kişiliğini yeniden organize etmektir. Psikanalitik terapist, öncelikle kendini analizden geçirmek zorundadır. Bu analizde terapist, kendi psikolojik yönlerini farkeder. Çocukluk yaşantılarının kişiliğine etkisini öğrenir. En çok nevroz ve karakter bozukluklarının tedavisinde yararlıdır. 45 yaşından sonra bu tedavinin uygulanması güçtür. Görüşmeler 45-60 dakika arasındadır. Haftada 4-5 gün uygulanır. Tüm tedavi 1-3 sene sürer. Esas teknik serbest çağrışımdır. Rüya analizi ve diğer teknikler yardımcıdır. Çocukluk ve geçmiş yaşantısındaki kişilerle olan tutum ve davranışlara ilişkin duygular, bu duyguların yarattığı savunmalar ve anksiyete üzerinde durulur. Rezistans (direnç), bilinçdışı materyalin bilince gelmesini engelleyen karşıt güce denir.

Ani sessizlikler, inkarlar, konuşma kesilmeleri, unutmalar, utanmalar ve güçlü duygusal tepkiler direnç belirtileridir. Direnç genellikle hastalığın transferansından kaynaklanır. Geçmişteki cezalandırıcı, eleştirici kişiyi terapiste yansıtarak terapist imajını saptırmıştır. Rezistans çeşitleri şunlardır:

a. Depresyon rezistansı  kişinin iyileşemeyeceğine olan inancından kaynaklanır.

b. Transferans rezistansı  amacı terapist hakkındaki düşünce ve duyguların açığa çıkarılmaması amacını taşır.

c. Süperego rezistansı  Hastanın bilinçdışı olarak utanç duymasıdır. Saldırgan ve cinsel duygularının ortaya çıkacağı zaman gösterir.

d. İd rezistansı  Hastanın temel duygusunda kaynaklanan davranış örüntüsünün değişmesinden duyulan, anksiyete ve korkunun ifadesidir.

e. Sekonder kazanç rezistansı 

Transferans: Hastanın analiste olan duygusal tepkisidir. Çocuklukta oluşan, ebeveyne karşı hissedilen bilinçdışı duygusal tutumların, hastanın analistle olan ilişkisinde tekrarlanmasıdır. Terapiste karşı olan bu duygu ve tutumlar dostça, saldırganca ya da ambivalon (duygusal ikilem yaşamak – bir kişiyi aynı anda sevme ve nefret etme) olabilir. Terapist bu duygu ve davranışları objektif bir tarzla, hasta ile birlikte gözden geçirmekte ve özüne inmeye çalışmalıdır. Terapist bu durumda şaşırmamalı, bozulmamalıdır. Transferans çarpıtmaları görünce hasta, geçmiş yaşantısındaki yanlış algılamalarını anlar.

Kontr-Transferans: Hekimin hastaya gösterdiği öfke, sabırsızlık ve küskünlük gibi olumsuz tutumlardır. Bunun nedeni, bilinçdışı duygularının hastanın etkisiyle ortaya çıkması ve terapistin bu durama tepkide bulunmasıdır. Kontr-transferans durumundaki terapist, kendi bilinçdışı duygularının ortaya çıkmasına izin vermemelidir. Bu hasta ile olan ilişkisini bozar ve terapistin başarısızlığına neden olur.

Yorum: Terapist hastanın zihinsel işleyişini ve davranışını anlamaya çalışır. Hasta sıklıkla zihinsel işleyişinin farkında değildir. Terapist hastanın serbest çağrışımları, davranışları, yakındığı semptomlar arasında bağlantılar kurar ve yorum halinde açıklamalarda bulunur. Bu yorumlardan hasta, sosyal davranışlarının bozulmasına neden olan dinamik motivasyonlara iç görü kazanır. Bu yorumlar hastada anksiyete yaratır. İnkar, öfke, rezistans şeklinde kendini belli eder. Terapist yorumlarını hiçbir zaman empoze etmemelidir. Zorla kabul ettirmeye çalışmamalıdır.

SULLIVAN    Sadece davranışı bireyler arası ilişkilere dayandırmıştır. Ona göre algılama, bellek, düşünme ve tüm diğer psikolojik süreçlerde insan ilişkileri vardır. Rüyalar, kişinin diğer kişilerle ilişkisini yansıtır. Sullivan, kuramını 3 grupta toplamıştır:

1. Ben, ben dinamizmi, ben sistemi

2. Altı aşamalı kişilik yapısı (bireyler arası ilişkilerin getirdiği ve oluşturduğu)

a. Dilden faydalanma

b. Etrafındakilerle beraber yaşama

c. Kendi cinsiyle yakın ilişki

d. Karşı cinsiyle yakın ilişki

e. Amaçlı bir davranış tarzı

f. Edindiğimiz deneyimler üzerine kurulmuş olgun yaşayış

3. Edindiğimiz deneyimler ve bunların şekilleri

Ben, kişiler arası ilişkilerle gelişen türlü süreçlerin dinamik bir merkezi, enerji dizgesidir. Varsayımsal kavramdan başka hiçbir değer taşımaz. Amaç sıkıntıdan kaçmaktır. Gerilim azaltıcı eylemlerde bulunmaktadır. Başkaları tarafından kabul görmek, güveni görmemek sıkıntıyı yaratır. Kişilikte önemli olan süreçler şunlardır:

Dinamizm : Bireyin canlı bir varlık olarak yaşamını sürdürdüğü dönem içinde organizmayı belirleyen, oldukça değişmez enerji dönüşümleridir. Tüm insanlarda aynı dinamizm bulunmakla beraber, dinamizm biçime, duruma, kişinin yaşantılarına göre değişir. Dinamizmlerin çoğu organizmanın temel ihtiyaçlarına doyum sağlama konusunda çalışır.

Personifikasyon : Bireyin kendisi ve diğer insanlar hakkında geliştirdiği imgedir. İhtiyaçların karşılanmasına ve sıkıntıya ilişkin yaşantılar sonucu ortaya çıkan duygular, tutumlar karmaşasıdır. Bir çok insan tarafından paylaşılan personifikasyonlara sterootip denir. Bunlar bir kuşaktan diğerine iletilen, toplum bireylerince kabul görmüş kavramlardır.

Bilişsel süreçler : Sullivan 3 biçimde tanımlamıştır.

1. Protoksik: Bilinçdışında ve heyecanlarla ifade edilir. Çocukta dilden önceki zamanı kapsar. Burada annenin onayı veya beğenmemesinin önemi büyüktür.

2. Paratoksik: Düşünme biçimi rastlantısal olarak aynı zamanda ortaya çıkan      ve gerçekte aralarında hiçbir ilişki bulunmayan, olaylar arasında mantıksal olarak hiçbir ilişki kurmama sonucu oluşur.

3.Sintaksik: Düşünce, sözlü olan simgelerin etkinliklerinden oluşur. Yaşantılara mantıksal bir düzen getirir ve insanların kendilerini birbirlerine anlatabilmelerini sağlar.

BENLİK YAKLAŞIMI

Benlik sisteminin korunması, bireyin kendi benliğine saygısı ile olur. Birey benliğine saygı duyacak şekilde davranmalıdır. Ancak böyle sıkıntıdan kurtulabilir. Benlik, yaşantıları organize eden temel bir alandır. Birey bilinçdışı olarak değil, bilinçli olarak sıkıntıdan kaçar. İki tür davranış anksiyeteye neden olur:

1. Benliğe olan saygıyı kaybedecek olan davranış ve tutumlar

2. Güvenlik kaybedici davranışlar

Güven duygusunu tehdit eden durumlar aşırı olduğunda, gereksinimlerin doyurulmasına engel olur. Gerilimin iki kaynağı vardır:

1. Gereksinmelerden kaynaklananlar.

2. Anksiyete sonucu oluşanlar.

Gereksinmeleri alt basamakta olanlar doyurulmadan üst basamakta olanlar doyurulamaz. Nevrozlar güvensizlik duyguları ve kişiler arası ilişkilerde saygı kazanamamaktan ileri gelir. Diğer insanlarla paratoksik ilişki kurulunca, gerçek deneyimler, hayali şahıslandırmalarla karışarak bireysel çatışma ortaya çıkar.

TRANSAKSİYONEL ANALİZ

Freudian kuramın daha önce çağdaşlaştırılmış, basitleştirilmiş halidir. Eric Berne tarafından geliştirilmiştir. Hepimizin içinde yer alan sistemdir.

Anne-baba  Süperego   İlk 5 yılda beynimize

kaydedilen kaset gibidir.

Hiçbir zaman silinmez.

devreye girerler, çok

etkilidir. Mantıksal yönü

olabilir ya da olamaz.

Yetişkin Ego

Çocuk İd       İlk 5 yılda olan üzüntülü,

Sevinç, merak, keşfetme

isteği…

Transaksiyonel analizde tedavide esas, bireyin kararlarına ulaşmada gereken verileri seçmesini, keşfetmesini sağlamaktır. Burada, psikanalizde olduğu gibi bir uzman tarafından, sihirli bir uygulama yapılmamaktadır. Terapist bir öğretmen gibi, transaksiyonel analizde kullanılan bilgi ve açıklamaları bireye öğretir. Tedavide amaç, her kişiyi kendi transaksiyonlarını analiz eden bir uzman haline getirmektir.

Çocuk yönü ikiye ayrılır:

Uyumlu çocuk  anne ve baba ve yetişkinin şekliyle hareketlerini kısıtlayan, uyumlu. Çocuk yönü gelişmişse yükselir ama yaratıcı olamaz.

Özgür çocuk  rahat, sorumsuz hareketlerle kendini ifade eder. Özgür çocuk yükselmez ama yaratıcı özelliği vardır.

Yetişkin yönü zaman içinde ölür veya gelişir. Sürekli gelişir, mantıklıdır. Şu şöyledir, böyledir. Yetişkin yönü yaşamımızı kontrol eder. Sağlıklı kişi yetişkin yönü ile birlikte değerlerinin de uyum halinde olan kişidir. 

Anne baba ağır basarsa, ahlaki değerlere bağlılık artar. Yetişkin yönü ağır basarsa gerçekçi, iş her şeyin üstünde gelir. Katıdırlar. Kimseyi beğenmemek durumunda olan kişilerdir. Duygusal değildirler. Sadece çocuk yönü ağır basarsa, çocuksu, sabırsız, olgun düşünemeyen, bencil, hemen doyum isteyen, duygularını kontrol edemeyen, insan ilişkilerinde alıcı, insanlardan beklentileri fazladır. Patolojik yönden bakarsak, çocuk yönü ağır basan sosyopat olur. Alkol kullanır, herkesle ilişkiye girer. Yaşam içinde değerleri olan şey bulamaz ve bu değersizlikten şikayetçi değildir.

Anne baba (patolojik yönden) obsesif-kompülsif özellikler gösterir. Kurallara aşırı derecede uyar. Mantık olayı fazla gelişmemiştir.

Yetişkin yönün (patolojik yönden) kişilik bozuklukları görülebilir. Yine de yetişkin yönlerin saplantıları azdır. Kişinin yetişkin yönü kişiyi danışmaya getirse de bu çok kısa sürede yerini çocuksu yöne bırakır.

NİÇİN GRUP TERAPİSİ DAHA ETKİLİDİR?

Slavson’a göre grup tedavisinin en temel yararlılığı, olan duygusal hoşlanımlara izin veren bir tedavi şeklidir. Diğer üyelerin etkisi duygusal boşalımı hızlandırır. Grup üyeleri birbirine destek oldukça birey kendini daha rahat açar. Daha az tedbirli davranır. Savunmalar azalır. Bireyin kendini korumak üzere olan sınırlamaları ortadan kalkar. Grup tedavisi çok kısa süre içinde bireyi sorunlarıyla yüz yüze getirir. Bireyin kendine güveninin korunmasına yardımcı olan savunmalar azalır. Arkadaşça bir grup ortamı kişinin savunucu olmasına gerek bırakmaz.

Transaksiyon analiz grubunda her birey, yetişkin yönünü kendisini açmasına izin verdiği zaman iyileşmeye doğru gidiyor demektir. Çocuk, anne baba yönünü sadece yetişkin yön bulup tanıyabilir. Grup içinde duyguların ifadesi bastırılmış olan çocuk, anne baba yönünü rahatlatırken, yetişkin yönünün özgür kalmasına olanak verir. Artık yetişkinin görevi anne-baba-çocuk yönünü denetlemek değil, onları mantıklı bir şekilde kendi ifadesini düzenlemektir.

Çünkü bu yön kişinin üst��ndeki baskıyı yaratır. Grup yaşantısının temel yararlılığı, dış dünyada insan ilişkilerini anlayabilmek için doğal bir ortam yaratmasıdır. Birey değiştirmek istediği yönlerini grup içinde dener. Böylece gerçek yaşam için prova yapmış olur. Başlangıç seanslarında baş ağrısı, iş başarısızlığı gibi semptomları hafifletme bu semptomlar üzerinde durarak değil, anne-baba-çocuk-yetişkin yönünün, bu semptomların nasıl etkilendiğinin anlaşılmasıyla mümkün olur.

Hasta bu terapi bana çok yararlı oldu desede “terapide ne olduğu?” sorusuna cevap verememiştir. Hastanın kullandığı kelimeler niçin yaptığına, ne yaptığına ve niçin onu yapmaktan vazgeçtiğine ait ise tedavi gerçekleşmiş demektir. Burada semptomların tedavisi değil, semptomları yaratan düşüncelerin tedavisi söz konusudur. Kişi bu terminolojiyi öğrenmiş ise terapistini yanında taşıyan bir hasta gibi her sorununa çare bulacaktır. Transaksiyon analiz grubu, farklı bir gruptur. Bireye aile sırlarını kimseye vermemesi öğretilmiş olabilir. Bu açıkça anne-babanın kaydıdır. Çocuk zavallı beni oynar.  Terapistin rolü kişiyi zavallı değil gerçekçi kılmaktır. Bu grupta anne-baba-yetişkin-çocuğun keşfi, gerilimden uzak gülüşmelere izin veren ortam içinde yapılabilir. Analist, bir öğretmen olarak istekli ve yetenekli olmalıdır. Grup içinde sözel ve sözsüz iletişimler eş değer düzeyde değerlendirilmelidir. Hastaya “görüyorum ki çocuk yönün incinmiş, bu neden geliyor, bunu incitenin kim olduğunu söyler misin?” denilebilir.

Ego Durumları : Berne, hastalarıyla konuşurken, aynı kişide bütün özellikleriyle bazen bir çocuğun bazen anne ve babanın bazen de bir yetişkinin rol oynadığını gözlemlemiştir. Bu değişme bireyin düz ifadesine, sözcük dağarcığına, jestlerine, duruşuna ve hatta kalbinin çarpmasına, nefesinin hızlanmasına neden olan bedensel işlevlere yansımaktadır. Her bireyin içinde üç yaşındaki çocuk hali vardır. Aynı zamanda anne-babasını da içinde taşır. Ego durumları içindeki anne-baba-çocuk durumu bireyin ilk beş yıllık yaşantısındaki en önemli güncel, dış ve iç yaşantıların beyinlerindeki kayıplarıdır. Bir de ikisinden farklı olan 3. Bir durum vardır ki buna yetişkin adı verilir. Anne-baba-yetişkin-çocuk, süper ego-ego- id gibi kavramlardan ibaret olmayıp olgusal gerçeklerdir. Transaksiyonel analiz, bireyin bireyi 3 farklı durum içinde ele alırken, onun geçmişine ve geleceğine ilişkin tahminlerde bulunabilir. Bu 3 ego durumu gerçek kişiler, gerçek kararlar ve gerçek duyguların yaşandığı geçmiş olayların verilerinin kaydedilmesi ve tekrartekrar  çalınmasıyla oluşturulur. Bir kimsede  ego hallerinin tanınıp açıklanmasına yapısal analiz adı verilir.

ANNE-BABA EGO DURUMU

Transaksiyonel analiz terimleriyle, anne-baba bireyin çocukluğundaki gerçek anne-babanın veya anne-baba yerine geçen kişilerin bir çeşit kopyası gibidir. Bu ego hali anne-baba figürlerinden edinilen ön yargı, değer ve ahlak kurallarından oluşmuştur. Anne-baba bireyin yaşamını, bireyin ilk beş yıllık dönemi içerisinde aldığına, sorgulanmaksızın kaydedilen veya bireye zorla kabul ettirilen dış olayların beyindeki kayıplarının birikiminden oluşur. Bireyin okula gitmeden önceki yaşamını kapsar. Anne-baba olarak kaydedilen her şey eleştirilmeden doğru olarak kabul edilir. Çünkü bu dönemde çocukta düşünme fazla gelişmemiştir. Çocuk bağımlıdır. Sözcüklerle anlam oluşturmada yetersizdir.

Onun için bireyi değiştirmek, doğrulamak veya açıklamak imkansızdır. Eğer anne-baba saldırgan kişilerse, çocuk saldırganlığı içrerleştirir. Her bireyin anne baba yönü kendine özgüdür. Anne-babaya ait veriler içe alınmış ve açık bir şekilde düzenlenmeksizin kaydedilmiştir. Bunlar çocuğun ilk dönem yaşantılarında anne-babasının ses tonuna, yüz ifadesine, kucaklayıp kucaklamamasına bakılmasıyla; sözden anladığı dönemde ise anne-babası tarafından benimsenen kural ve düzenlemelere dikkat edilmesi ile edinmişlerdir. Bu kayıtlar komşu teyzenin kıymetli vazosu kırıldığı zaman annesinin yüzünde beliren öfke ve üz��ntüden uğradığı yapma bombardımanlarından ve yeni yürümeye başladığı zamanlarda başlayan binlerce hayırdan işarettir. Aynı şekilde mesut annenin tatlı hoşnutluğu, gururlu babanın yandan bakışları da anne-baba içerisinde kaydedilir. Çocuk büyüdükçe daha karmaşık bilgiler gelmeye başlar. Örnek; unutma oğlum, dünyanın neresine gidersen git, en iyi insanlar gerçek iman edenlerdir veya asla yalan söyleme, borcunu öde, israf günahtır. Hiç kimseye güvenme, sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma gibi …

Tüm bunlar çocuğun zihninde yasa olarak kaydedilir. Bu kuralları güvendiği kişilerden elde edindiğinden doğru olarak kaydedilir. Bu kayıtlar hiçbir zaman değişmez. Birey bunları istese de yok edemez. Bazen yumuşak olsalar da çoğunlukla kısıtlayıcıdırlar. Bireyin ailesi içinde yaşadığı, çevre ve guruplardan edindiği yaşamını sürdürmeye yarayan temel veriler yığınını, kati şekilde içrerleştirirler. Fiziksel anne-baba olmazsa çocuk ölür. İçrerleştirilen anne-baba, tehlikeli yaşantılar karşısında çocuğa yön gösterir. Bıçakla oynanmaz sözü anne-babada kaydedilir. Bu yaşta çocuk henüz tehlikeyi kavrayabilecek bilgi düzeyine sahip değildir. Bu nedenle anne-baba emirleri, fiziksel ve sosyal olarak yaşamı sürdürebilmek için çok gerekli olan yardımlardır. Anne-babanın bir diğer özelliği de tutarsız olmasıdır. Bir konuda uyarıda bulunur, fakat kendisi tersini yapar. Örnek; yalan söyleme der kendisi söyler, sigara içmek zararlıdır der kendisi içer, dine uymak gereklidir der kendisi uymaz …

Çocuk bu tutarsızlığın soruşturulması gerektiğinden emin değildir. Bu yüzden kafası karışır. Bu nedenle kayıt etmeyerek kendini savunur. Anne-baba kayıtları sterofonik ses kayıtlarına benzetilir. Eğer iki ses uyum içindeyse birlikte güzel bir etki yaratırlar. Eğer uyum halinde değilseler kayıt bir kenara konulur ve çok az çalınır. Eğer anne-baba birbirleriyle uyuşmazlarsa, anne iyi bir anne, baba kötü bir baba veya tam tersi olabilir. Bu durumda ortaya konan yargılar sıkıntı yaratır. Daha aşırı bir şekilde ise tümden dışlanarak hiçbir değer yargısı kaydedilmez. Anne-babanın birinden elde edilen veriler depolanmış olabilir fakat buna karşıt olan diğer ebeveyne ait materyaller de bulunur. Bu durumda çocuk anksiyete yaşar. Sonuç olarak anne-baba ego durumu zayıftır ve az yer işgal eder. + * – 1 = -‘dir. + ne kadar fazla, – ne kadar az olursa olsun sonuç –‘dir.

Anne-babadan biri ne kadar iyi olursa olsun diğeri kötü olduğunda, sonuç her zaman zayıf bir bütünlüğe ulaşamamış anne-baba ego durumudur. Bu durumdaki birey yaşamı boyunca ambivalon, uyumsuz ve çaresiz olacaktır. Anne-baba kayıtlarını kullanma özgürlüğüne sahip olamayacaktır. Anne-baba verilerinin pek çoğu gündelik yaşamda nasıl kategorisi içinde yer alır. Örnek; yatak nasıl yapılır, çorba nasıl yapılır … Nasıl kategorisi, anne-babanın gözlemi yoluyla elde edilir. Çocuk bilinçlendiği zaman bu nasılları sorgular hale gelir. Erken öğrenimi çok yoğun ve katı bir şekilde yapılmış olan çocuklar ileriki yaşamlarında eski öğrendikleri yolları değiştirme girişiminde bulunmazlar. Onları yararlı oldukları için değil şartlandıkları için kabul ederler. Böylelikle kompülsiyonlar (içinden yapmak geliyor ama mantığı yok) oluşur.

Anne-baba bildirileri şu tür emir ifadeleri ile kuvvetlendirilir: Asla, her zaman, hiçbir zaman, mutlaka … Anne-babanın can sıkıcı ya da işe yarar olması yetişkin tarafından şimdiki koşullara uygulanması veya güncelleştirilmesi ile ilgilidir. Anne-baba verileri anne-baba dışında komşular, akrabalar ve TV tarafından verilir. Eğer 3 yaşındaki bir çocuk televizyonda şiddet programları seyrederse şiddet, anne-baba verisi olarak kaydedilir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki saldırgan film isteyen çocuklar bu filmin arkasından arkadaşlarıyla oynadıklarında saldırgan tutum içermektedirler.

ÇOCUK EGO HALİ

Transaksiyonel analistler çocuk ego durumunun, yaşamın ilk 8 yılını kapsadığını söylemişlerdir. Onlara göre çocuktaki davranışlar aynı biçimde korunmaktadır. Çocuğun oturuşu, kalkışı, algıladıkları, yürüyüşü, düşünceleri, konuşmaları ve duyguları çocuk ego durumu içinde korunur. Çocuk halindeki bireyin kendini kontrol gücü çok azdır. Davranışları impulsiftir (düşünmeden, rasgele). Diğer insanların düşünce ve davranışlarını analiz etmez. Onların yüz ifadelerine göre tepki gösterir. Çocuk ego halini sıklıkla kullanan bir yetişkin sorumluluk gerektiren durumların üstesinden gelmede güçlük  çeker. Çoğunlukla mantıksız, gerçeğe uygun olmayan, kendini güç durumda bırakan davranışlar gösterir. Çocuk ego hali için kendi kendinden gerçekten hoşlanan ego halidir. Bireyin en iyi kısmı olarak bahsedilir. Çocuk işittiği, gördüğü şeylere verdiği tepkileri içrer olarak kaydeder. İşte bu çocuk ego halini oluşturur. Çoğunlukla dış olaylar karşısında çocuğun verdiği içrer yanıtların (duyguların kaydı doğum ile ilk 3 yaş arasında yapılır.) kaydı yapılır. Küçük çocuk ilk yaşantılarında konuşamadığı için duyguları ile eleştirir. Emerson acı bir bakışın çocuk tarafından nasıl değerlendirildiğinin bilinmesi gerektiğini söyler. Bu bakış ona kendi kendisine ilişkin olumsuz duygular verir. Çocuk bundan çok etkilenir. Kendini yardımsız hissettiği böyle zamanlarda, kendisinden çok fazla şey istendiğini hisseder. Çocuk bir yandan araştırma, öğrenme, vurup kırma, duygularını ifade etme, hareket ve keşfetme gereksinimini duymaktadır. Diğer yandan çevrenin, özellikle anne- babanın yoğun istekleri vardır. Çocuk anne-babanın onayı için bu temel duyumlardan vazgeçme durumunda kalmaktadır. Pahalıya mal olan bu olay ise ortaya çıktığı kadar çabuk kaybolup gitmektedir. Sonuç hayal kırıklığıdır. Yani eğitim süreci rüstürasyonlarıdır (hayal kırıklığı, engellenme). Bu duygulara dayanarak küçük çocuğun ilk verdiği sonuç ben haksızımdır. Bu sonuç ve bunu pekiştiren duygusal yaşantılar, beyinde kalıcı olarak kaydedilir. Bu kayıplar çok fazla ise kişi yetişkinliğinde çok çabuk deprese olur. İyi anne-babaya sahip çocuk haksız olma sorumluluğunu taşır. Anne-babası zülüm eden çocuk içinse bu ağır yükü taşımak çok güçtür. Günümüzde bize çocukluğu hatırlatan bir çok durum olur ve biz aynı duyguları yeniden hissetmeye başlarız. İsteklerimiz engellendiğinde kendimizi köşeye sıkışmış hissettiğimizde çocuklaşırız. Bu engellenmiş çocuk pozisyonunu yeniden oynama ve orijinal rüstürasyon duygularını yeniden yaşama durumudur. Bu olumsuz yaşantılar kadar  bu olumlu yaşantılar da çocuk ego hali içinde korunur. Yaratıcılık, merak, bilmek, keşfetmek isteği, dokunma-hissetme dürtüsü, çocukluktaki duygusal yaşantıların kayıplarıdır. Çocuk içerisinde sayısız olarak ne kadar güzel yaşantı kaydedilmiştir. Bunlar küçük çocuğun ilk yaşantılarıdır. Örneğin, ilk bahçe hortumundan su içme, kedi yavrusuyla ilk oynayış, annenin kucağına çıkma görülür.

Bu memnun olma yaşantılarının duyguları da kaydedilir. Yapılan gözlemler haksız olma yaşantılarının, onaylanma yaşantılarına kıyasla daha ağır bastığını göstermektedir. Herkesin bir haksız çocuk yönünü kabul etmek doğru olacaktır. Anne-baba ve çocuk sadece yaşamın ilk 5 yılı içindeki yaşantıları da içermektedir. İnanılan şudur ki çocuğun okula gitmesine kadar olan zaman içinde hemenhemen anne babanın bütün tutumları ve öğütleri kaydedilmiş olur. Bundan sonra ortaya çıkanlar doğal olanların pekiştirilmesine yarar. Berne, çocuk ego durumunu idden farklı olarak dış dünyaya ilişkiyi de kapsadığını söyler. Çocuk ego hali bilinçdışı değil bir bilinçtir ve kolaylıkla gözlenebilen bir olgudur.

YETİŞKİN EGO HALİ

Yetişkin ego hali yavaşyavaş gelişen bir yapıdır. Birey çevre ile tanıştıkça, çevreyi olduğu kadar kendi davranışlarını da kontrol ederek zihinde bir gerçeklik anlayışı oluşturur. Bu kişiliğin bir çeşit bilgisayarı, karar veren öngörüde bulunan bir mantıksal veri işlemcisi, kişiliğin duygusal olmayan yönüdür. Yetişkin ego halindeki bir kişinin duyguları yoktur. Fakat çocuk anne-babanın duygularını gerçekçi olarak değerlendirir. Çocuk 10 ay civarında hareket edebilmeye başladığı zaman yetişkin de gelişmeye başlar. Yetişkinin anne-baba tarafından öğretilen yaşam kavramlarıyla çocuğun içinde hissettiği, hissedilen yaşam kavramlarından farklı düşünen yaşam kavramıdır. Yetişkinin sağladığı hareket edebilirlik, bireye sıkıntılı zamanlarında güvence verir. Hareket anksiyeteden kurtulma yollarından biridir. Bunun için spor yapanlar ruhsal olarak sağlıklı olurlar. Yetişkin, çocukluk yıllarında henüz deneme niteliğinde işlev görür.

Çocuk ego durumundan  çekinir. Anne-baba ego durumundan korkar. Yetişkin ego durumu olgunlaştıkça engelleri aşmayı öğrenir. Yetişkin uyaranları bilgi kümelerini çeviriri. Bunlar üzerinde işlem yapar ve depolar. Anne-baba verilerinin geçerliliğini soruşturur. Bu güne uygulanıp uygulanamayacağına ilişkin karar verir, benimser ya da reddeder. Çocuktan gelen duygu verilerini de kontrol eder. Zaman ve yere uygun duygu çıkışları sağlar. Çocuğun içerisindeki ben haksızım, hatalıyım kayıtlarını, yaratıcısı olan anne-baba verilerinin yetişkin soruşturması yoluyla silinemeyeceğinin vurgulanması gereken bir konudur. Stres altındaki yetişkin duyguların uygunsuz biçimde kendini göstermesine izin verecek kadar zayıflar. Nevrotiklerde mantık dışı, yetişkinle uyuşmayan belirtiler görülür. Yetişkinin zayıf olması olumsuz çocuk yaşantılarının açığa çıkmasına neden olur. Bu regresif (geriye dönme) durumları yaratır. Birey kendini yeniden zayıf, yardımsız bağımlı bir çocuk gibi hisseder. Düşünce engellenir. Psikiyatrik yardım olarak bireye anne-babasına benzer bir ilgi ve bakım gösterilmemelidir. Bu bireyin içinde yardımsız çocuğa destek olurken, yetişkinin idare edici işlevlerinin açığa çıkmasını, yeniden idareyi ele almasını geciktirir. İdeal bir hastane, çocuk için rahat bir motel, bir oyun sahası olabilen yetişkinin başarısını sağlamak için aktiviteler yaratan bir yerdir. Hemşireler üniforma giymemekte, hastalara anne-baba gibi hizmet etmemektedir. Sokaktaki biri gibi giyinmeli, her birinin kendi yetişkin, anne-baba ve çocuk kimliğini tanımasına yardımcı olacak şekilde olmalıdır.

DOLLARD ve MILLER

Bunların en önemli çalışmaları früstrasyon ve agresyon üzerinde durmuşlardır. Bunlara göre öğrenme, uyaran ile tepki arasındaki bağın kurulmasıdır. Öğrenmenin olabilmesi için ödül veya pekiştirme olması gerekir. Ödül somut bir şeyin verilmesidir. Her ödülde pekiştireç olmayabilir. Pekiştirme olumlu veya olumsuz olabilir. Kişilik, alışkanlık kavramıyla açıklanmaktadır.

Alışkanlık  uyaran ile tepki arasında bağlantı kurmaktır. Kişilikler de, alışkanlıklar da farklı olacaktır.

Dürtüler :

Birincil dürtüler: Açlık, susuzluk, cinsellik, acı, soluma, uyuma (doğuştan)

İkincil dürtüler: Statü, sevgi, sosyo-ekonomik durum … (sonradan)

Yeni doğan çocukta refleksler vardır. Acı veren durumlardan kaçma durumunda iç güdüsel tepkiler hiyerarşisi vardır. Dürtü uyaranı organizmayı işarete hazırlar.

Dürtü  İşaret, uyaran  tepki        (dürtü, birincil veya ikincil olabilir.)

İkincil dürtüler, birincil dürtülerle pekiştirerek elde edilir. Tepkinin ortaya çıkması söz konusu olmazsa öğrenme oluşmaz. Tepki uyarana bağlıdır.

Tepki hiyerarşisi belirli tepkileri gösterme olasılığı vardır. Herkesin tepki hiyerarşisi farklıdır.

Sonuç hiyerarşisi kişi yaşantılarına göre hangi tepkileri, hangi hiyerarşiye göre gösterecek, buna denir.

Belirli tepkilerin doğrudan kelimelerle bağlanmasıyla, sözcük dağarcığı onun öğrendiklerini bir belirtisidir. Konuşma kapasitesine, sözcük dağarcığına bakarak onun öğrenme düzeyini belirler. Pekiştirmenin, genellikle dürtü durumunda bir azalma olduğu zaman gerçekleştiği düşünülmektedir.

***Bir davranışı öğretmek istiyorsak onun dürtülerinin azaldığı zaman pekiştireçleri ortaya koymak gerekir. Sürekli ödüllendirilirse dürtü gücü azalır. Bir güvercini ödüllendirirsek yem almaya gelmeyecektir. Aynı pekiştirilmiş tepkiler sonsuza kadar tekrarlanmaz. Günlük hayattaki bir çok pekiştireçler öğrenilmiştir.

Öğrenme ikilemi: Burada tepkilerin dürtüyü azaltmadığı durumlarda yeni tepkilerin oluşmasını sağlar. Bir tepki tam doyum sağlamazsa ikinci bir pozisyon deneyeceğiz. Buna öğrenme ikilemi diyoruz. Öğrenmenin daha fazla olabilmesi için konuların yavaşyavaş öğretilmesi yani öğrendiğimizin diğer öğrenmeler için zemin oluşturması gerekir.

Alışkanlıkların sönmesi:Pekiştireç belli aralıklarla veriliyor. Eğer bunlar (pekiştireç) sönerse alışkanlıklar da söner. Örnek; iki defa arkadaşımızın evine gittiğimizde evde bulamazsak bu üçüncü gidişi söndürür. Güçlü alışkanlık durumlarında sönme biraz zor oluyor. Sönmenin olabilmesi için ödülsüz tekrar olması gerekir. Sigara içmeme davranışını sigara içen bir kişinin doyum almaması için, doyum değerini kaybetmemiz gerekir. Sigara içtiğinde ona diyebiliriz ki (koşullanmış köpek gibi) söndür diyerek bilinçaltına yerleşmesini sağlayabiliriz. Negatif olarak sönen alışkanlığın tekrar ortaya çıkması da olabilir.

Buna bağlı olarak üç tepki oluşur (saldırganlık yönleri):

1. Dışa yönelik saldırganlık (paranoidlerde görülür. Kabahatin tümünü başkasına yükler. Örnek; Allah cezanı versin gibi…)

2. İçe yönelik saldırganlık (depresyonda görülür. Örnek; kabahat benim gibi …)

3. Saldırganlıktan kaçma (Örnek; önemli değil, zararı yok der gibi …)

Früstrasyon çözüm tarzları gösterir.

a. Engele vurgu yapma tarzında (ne biçim adamsın, hep bu durum benim başıma gelir. Sürekli olarak niye bu durum ortaya çıktı der.)

b. Ego savunması (dışa, içe saldırganlıktan kaçma, ego savunmasını oluşturur.) Saldırgan tipler başkalarını ve kendini cezalandırıcı tarzdadır.

c. Çözüm için ısrarlılık (kişi bu durumu kesinlikle çözmek ister. Mesela, temizleyici paramı ver der.)

Görülmüştür ki früstrasyon tepki tarzları çok önemlidir. Bunlar kişilik gücünün göstergesidir. Normal öğrenciler engele vurgu yapmayı kullanırken, sanatçılarda ise çözüm için ısrarlılık görülür.

FRÜSTRASYONLA AGRESİFTE DOLLARD ve MILLER’ İN GÖRÜŞLERİ

Früstrasyon kelimesi psikologlar tarafından farklı şekillerde kullanılmıştır. Hem dıştan gelen kışkırtıcı bir durum varolduğu, hem de organizmanın bu duruma tepkide bulunduğu anlamına gelir. Dollard 1939 yılında bu kavramı, dış olaylarla sınırlamış, iç duygusal durumlar hakkında her hangi bir çıkarsama yapmayı reddetmiştir. Klasik tanımlamalarında, früstrasyonu davranış sıralamalarında amaç-tepki, zamanda bir kışkırtıcının karışması olarak tanımlamışlardır (uyarıcı anlamda). Amaç ve davranış arasındaki bağlantı, bir saldırganlığa teşkil edicinin bulunması nedeniyle başarıyla bağlanamamaktadır. Bazı kuramcılar früstrasyonu alışkanlık olarak yerleşmiş bir ödülün yokluğu olarak tanımlamışlardır. Sonuçta pekiştiriciye götüren her hangi bir eylemin engellenmesi früstrasyona yol açar. Bir dizi etkili tepkinin dış engeller tarafından önlenmesi, ödül almayı başaramama, tamamlanamayan tepkilerin yarattığı içrer çatışmalar veya bireyin uygun tepkisinin engellenmesi früstrasyona yol açar.  Miller’e göre (1941’de) saldırganlığın varlığının her zaman öncesinde bir früstrasyon olduğunu düşündürür. Miller daha sonra bu düşüncesini değiştirmiş ve bunun yerine şunları söylemiştir: Früstrasyon bir çok farklı tepkiyi kışkırtıcıdır. Bunlardan bir tanesi de saldırganlıktır. Bazı kişiler früstrasyona saldırganca olmayan tepkiler göstermeye alışmışlardır. Bu saldırganca olmayan tepkilerde saldırganlık inhibe (bastırılmış) edilmiştir. Fakat ilk tepkiler engel yaratan kışkırtıcının gücünü azaltmazsa, saldırganca olmayan tepkiler zayıflar ve bundan sonra gelecek güçlü yanıt eğilimi ne ise o ortaya çıkar. Eğer kışkırtıcı yanıtı ısrarlı olarak ketlerse, sonuçta saldırganlık görülür. Israrlı früstrasyon her zaman saldırganlığa neden olmayabilir. Sürekli devam eden früstrasyon sonucunda birey apati (umursamamak, duygusuzluk) hale gelebilir. Uğraşmaktan vazgeçer, ödülün yokluğu onun için bir früstrasyon olmaktan çok bir yoksunluk halini alır. Früstrasyon yaşantısı az ya da çok olursa kişinin diğer yaşantısının früstrasyon toleransı düşüklüğüne neden olur. Bu bulgunun sonucu olarak eğitimde otorotiryen yaklaşımla, otoriter yaklaşım arasında fark vardır.

Ya da çok fazla demokratik yaklaşım vardır. Örnek; otoriteryen yaklaşımda anneye sinemaya gitmek istediğini söyler. Anne hiçbir neden söylemeden gidemezsin der.

***Çok fazla demokratik ortamlarda anne ve baba çocuğa ilgisizdir.

***Otoriter yaklaşım en iyisidir. Çünkü çocuğa olaylar karşısında bir neden gösterilir.

Transfer  Öğrenilmiş davranışların orijinal durumlara benzer aktarılmasıdır. Genelleme derecesi (kitap.s.159)      ayırdetme (kitapta)

İşaret  Organizmanın yönünü belirler.

Korku tepkisi  Öğrenilmiş bir tepkidir. Korku organizmayı hareketlendiren bir dürtüdür. Korkunun azalması ödül diye geçer. Korku tepkisi belli uyaranları tepkileştiriyor.

***Eğer pekiştirme olmazsa korku giderek kaybolur.

ZİHİNSEL SÜREÇLER

Dil: Dilin bir çok işareti kapsadığı açıktır. İki durum dehşet verici diye nitelendiğinde tepki buna göre eşleşiyor. Dil genellemelere ve ayırdetmeye yol açıyor. Çeşitli kültürlerde ne önemliyse o kelimeler ağırlıktadır.

Sosyal Çevre: (Sayfa 163) İnsanın öğrenmesi ve neyi öğreneceğinde toplumsal ve sosyal çevre önemlidir.

Gelişimin Kritik Dönemleri (Dollard ve Miller): Bilinçdışı çatışmaların çoğunlukta öğrenildiğine inanırlar. İlk 6 yılın belirleyici olduğuna inanırlar.

Nevrotik Çatışmalar: Anne-babanın yarattığı sonuçlar, sonra öğrenilen yanlış tepkilerdir. Çocuğun saldırgan olduğu durumlarda toplum boyun eğici olmasını bekliyorsa bu durumda çatışma olur. Çocuk çevresini değiştiremediği için çevresindeki uyarıcılardan zarar görebilir. Çocuklukta ego eylemlerini rahatlıkla yapamamaktadır. Bunun nedeni henüz olgunlaşmamıştır. Bu yüzden çocuklar çok kolay etkilenirler.

***Çocuklar 7 yaşına kadar ölüm olayını anlayamamaktadırlar. Ölüm olayını bir ceza olarak algılar.

***Düşünme yeteneği kişide acı ve şiddete karşı koyma gücü yaratıyor.

GESTALT PSİKOLOJİSİ

Zahiri hareket = Görünürde olan hareket

Görünürde olan hareket ışığın biri söndürülüp diğeri yakıldığında hareket ediyormuş gibi algılanmasıdır. Gestaltçılar bu hareketi psikolojik olarak açıklamaya çalışmışlardır. Bunun için algı mekanizmalarını incelemişlerdir. Algısal organizasyon ile ilgili bazı ilkeler geliştirmişlerdir.

1. Yakınlık İlkesi: Bu çizgileri ll  ll  ll  ll  ll  4 çift çubuk olarak algılıyoruz. Zamanda ve mekanda birbirine yakın olan öğeler birlikte algılanma eğilimi gösterirler.

2. Aynılık İlkesi: OO OO OO OO   Benzer öğeler birlikte algılanırlar.

o             o

o         o

o    o

3. Yön İlkesi:      o         Belirli bir yöne giden nesnelerin kendisinden çok

o     o      yönlerini algılıyoruz.

o          o

o               o

Objektif Kümeleme İlkesi: Eğer bir kimse belli bir organizasyon görürse ilk

4. Objektif Kümeleme İlkesi: Eğer bir kimse belli bir organizasyon görürse ilk algıyı ortaya çıkartan etkenler ortadan kalksa bile bu organizasyonu görmeye devam eder.

Oo     oo      oo      oo       o     o     o      o

5. Ortak Sonuç İlkesi: Daha büyük bir grup içerisinde benzer şekilde yön değiştiren öğeler kendi aralarında guruplaşırlar.

o   o

o      o      o     o    o   o           o   o   o   o   o   o

6.Anlamlı Olma İlkesi: Şekiller uyarıcı koşulların el verdiği ölçüde anlamlı olarak görülürler.

Werthelmer geçmiş yaşantıların ve alışkanlıkların algısal organizosyanu üzerinde etkisini kabullenmesine rağmen Gestalt’çı psikologlarda genellikle geçmiş yaşantıların algısal organizasyonu fazla etkilemediği, dolayısıyla bunun inceleme dışında bırakıldığını düşünürler. Welthelmer algısal organizasyon üzerinde etkili olan ilkelerin bu saymış olduğumuz 6 ilkeyle bitmediğini, algısal organizasyon üzerinde etkili olabilecek daha başka ilkeler olduğunu kabul eder. Welthelmer için önemli olan nokta bu ilkenin tek tek algısal organizasyonu ne şekilde etkilediği yanı sıra bu ilkelerden ikisinin daha fazlasının birlikte ne şekilde algısal organizasyon üzerinde etkili olduğudur.

Psikoloji, algı mekanizmaları ile ilgili bir birimdir. Algı dıştan gelen uyarıcıların beynimizde anlamlı bir bütün kazanmasıdır. Gestaltçılar sorunlara algısal organizasyon açısından yaklaşırlar. Özellikle problem çözme durumlarında Gestaltçıların yaklaşımları davranışçılardan farklıdır. Köhler’in maymunlar üzerinde yaptığı çalışmalar Gestaltçıların öğrenme konusundaki fikirlerini bize yansıtır. Gestalt psikolojisi, algının içinde bulunulan alanın tam karakteristikleri tarafından saptandığı ilkesinden hareket etmektedir. Bir problem sunulduğunda öğrenme içinde bulunulan alanın yepyeni bir organizasyonunu gerektirir. Köhler’in yaptığı bir deney örneği; kafesin içinde bir maymun  var, tavanda muz asılı, bir çok sopalar var, sopaları birleştirdiği takdirde muza ulaşıyor. Buna sezgi öğrenimi demiştir.

Gestalt;

1. Bütün parçalar üstündür. Psikolojinin esas inceleme alanı bütündür. Bütün kendini oluşturan parçaların basit bir toplamı, ürünü ya da fonksiyonu değildir. Bütün karakteristikleri tamamen kendine bağlı olan bir alandır.

2. İsomorphism (Eş biçimlilik). Gestaltçılar yaptıkları gözlemlerden hareketle fizyolojik bulgulardan çıkarımlar yapmaya yönelmişlerdir. Gestaltçılarda eş biçimlilik birebir ilişki anlamına gelir. Ve yaşantı ile beyindeki alanlar arasında böyle birebir ilişkinin varolduğu sayılır.

3. Zamandaşlık ilkesi. Algıda geçmiş yaşantılar değil şu anda varolan uyarıcılar rol oynar. Gestaltçılar algı ile davranış arasındaki ilişkiyi incelemek yerine önce gelen olaylar ile algı arasındaki ilişki üzerinde durmuşlardır. Davranışçılar algıyı atlayarak doğrudan doğruya önceki olaylar ile davranış arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Gestaltçılar tek tek uyarıcıların birbirleriyle bağlanıp bütünü meydana getirmediğini ileri sürerler. Tek tek uyarıcılar birbirleriyle bağlantılanarak kendi aralarında ilişki kurarlar ve biz de bir bütün olarak algılarız.

Eleştiri 1: En çok eleştiri konusu İsomorphism (eş biçimlilik) anlayışıdır. Gestaltçılar algıyı incelemekle beyindeki olayların açıklanabileceği görüşündedirler. Ancak beyinde bir de davranışı başlatan olaylar söz konusudur. Bunu açıklayamamaktadırlar.

Eleştiri 2: İlkelerin bir arada olduklarında ne şekilde bir organizasyonun olabileceği görüşü boş bırakılmıştır.

Bütünleşme biçimlerinin yasaları:

1. Bütünler birincildir ve parçalardan önce gelir.

2. Bütünün algılanışı ve ona tepki, parçaların algılanışı ve onlara tepkiye kıyasla daha kolaydır. Daha önce görülür.

3. Bütünler olarak verdiği ölçüde tam simetrik, basit ve iyi olma eğilimindedirler.

4. Bütünler dış etmenlerden çok iç etmenlerce yönlendirilirler.

5. Parçalar, özelliklerini bütün içindeki yer ve işlevlerinden alırlar.

KURT LEWIN

Lewin’e göre kişiyi anlamak için onun çevresiyle olan ilişkilerini anlamak gerekir. Bu kuram kişinin bütünlüğü üzerine vurgu yapar ve kişinin sınırlarından bahseder. Bu sınırlar birbirine geçirgen olan alanlardan oluşmuştur. Bu kuramın belli başlı özellikleri şunlardır:

1. Davranış meydana geldiği alanın bir fonksiyonudur.

2. Davranışı çözümleme, parçalardan farklı olan top yekûn durumla başlar.

3. Somut birey somut bir durumda matematiksel olarak ifade edilir.

Hayat alanı, bir yerdeki kişiyi ve onun çevresini kapsar. Bu kişinin hem özel iç alanını, hem yaşadığı nesnel dünyayı hem de ilişkilerini içerir. Hayat alanının merkezinde benlik vardır.

Benlik                      Aile

Çevre                       Toplum

Bu sistemlerin kişiden kişiye verildiğinde sayısında farklılıkların görülmesi, bireysel farklılıkları oluşturur. Hayat alanındaki engeller önemlidir. Bu engeller bireyin kendisi tarafından yaratılabileceği gibi çevre tarafından da yaratılabilir. Bu yaşam alanının ne kadar sübjektif ne kadar objektif olduğuna bağlıdır. Hayat alanında bir sınırdan diğer sınıra geçişi etkileyen artı ve eksi yükler vardır. Kişinin iç yapısının özellikleriyle dış dünya arasındaki ilişkiler artı yüklüyse bu kişinin davranışları daha ileriye dönük daha uyumlu olacaktır.

Lewin her kişinin ileriye yönelik davranışlarda bulunabilecek bir yapıya sahip olduğunu söyler. Davranışın belirleyicileri geçmişe değil ona aittir. Yaşam alanında bireyi çeken ve iten şeyler vardır. Bireyin tepkisi, öğrenmesi, kişiliği bunlara göre biçimlenir. Algı, duygu, zihinsel süreçler, kişinin yaşam alanına ve onun özelliklerine bağlıdır. İnsanların yaşam alanları farklı olduğu için birbirlerinden farklıdırlar. Ayrıca yaşam alanı içindeki alt sistemlerin kişiler içinde taşıdığı önem de farklıdır.

MURPHY

Murphy, kişinin ileriye yönelik davranacağı inancındadır. Kişinin davranışlarının değiştirileceğine inanır. Bir yandan bilişsel prensipleri kullanırken, diğer yandan tipolojik prensipleri ele almıştır. Eklektir (çok kuramı benimsemiş). Murphy, algı ve öğrenmenin kişilik üzerindeki rolünü vurgulamaya çalışmış, kişiliğin algısal bir bütün olduğunu ve bu algının nasıl geliştiğini öğrenilmesi gerektiğini belirtmiştir. İnsan kişiliğinin öğrenmeye dayandığını bunun da ihtiyaçların giderilmesine yönelik olduğunu söyler. Ona göre ihtiyaçların giderilmesi yönünde olan davranışlar gelişir. İhtiyaçların özelliklerini tanıtırken Freudian kavramları kullanmıştır. Öğrenme bunun ölçülmesini incelerken Cattel ve Eysenel’den etkilenmiştir.

VAROLUŞÇU PSİKOLOJİ

Varoluşçu akımın önde gelen isimleri Kirkegoard (teolog), Nietzsche (ateist), Pascal, Dostoyevski, Jasper, Marcel, Sartre, Rilke, Kaffka, Camus, Heideger’dir. İnsan dünyaya ve varoluşa atılmış durumdadır. Mukadderatı ve durumu hakkında her hangi bir karara sahip değildir. Kendisi hayatın geçiciliği ve ölümün katiliğine rağmen yaşamaya mecburdur. Bugünü yaşamak istesek bile yarın bizi bağlar. Kirkegoard’a göre ahlak iyiyi kötüden ayırmak olmayıp karar vermektir. Nietzsche’e göre iman gerçeğin ne olduğunu öğrenmek istememektedir. Allah’a yaklaşmış yüksek insan kavramı ile halkı oluşturan her kişiyi yüceltip bir alçak gönüllülük esasını öne süren Kirkegoard’a karşı Nietzsche çok fazlalar diye isimlendirdiği kalabalık içinde ancak birkaç seçilmişin, insanın gerçek ve yüksek özelliğini ifade edeceklerine inanmaktadır. Heideger’e göre esas, varolanlar içinde varolmaktan çok kendisi olma kavramıdır. İnsanın en büyük ıstırabı kendini sahte bir varlık olarak görmesidir. Varoluşçulukta hürriyet insanın en temel özelliğidir.  Marcel’a göre beraber olma ve sevme insan ilişkilerinin bir özüdür. Sartre’e göre ise bunlar önce düşmanca ve tehdit edici olarak gözükür. Başkası bana baktığında tehdit edilmiş, huzursuzlaşmış, hürriyetimden mahrum edildiğim gibi hissederim ifadesi bu görüşü ifade eder. Sartre’ın düşüncesi şöyle özetlenebilir: Varlığın özgür eylemlerinde kuralları ve dünyayı ben oluştururum. Kendi içimde kendim için.

Varoluşçu psikiyatri bakımından Allers üç hasta dünya tipi tanımlar:

1. Bozulmuş dünya: Bozulmuş dünyalar içinde

a. Zeka geriliği olanların dünyası tanımlanmıştır. Normal bir çocuğun dünyası açık ve genişleyebilir olmasına karşın Oligofrenlerin (zeka geriliği olanlar) dünyası içinde olanların fark edemediği fakat dışarıdakilerin kolayca görebileceği pek çok kısıtlamalar, kenar uçları, duvarlarla çevrili dar bir hapis dünyasıdır. Bilinmeyenlerin yarattığı anksiyete oligofrenin kapalı dünyasında yoktur. Onun içinde oligofren mesuttur.

b. Delirmin dünya diye de tanımlayabileceğimiz beyin özürlülerin dünyasında, hastalar mevcut boşlukların farkındadır. Bazı yeteneklerini kaybettiğinin bilincindedir. Bu nedenle felaket hissi yaşar.

c. Daralmış, üzülmüş dünya (dernons=bunama). Yaşlanan şahıs gençliğini oluşturan bir çok unsuru kaybettiğinin farkındadır. Eğer sadece dün ile bugünü kıyaslayarak hayatını geçiriyorsa, bugünü gençliğinin hatıralarını kıyaslayarak geçiriyorsa, sonuçta genel yıkımını hızlandıracak, üzüntü hissi dünyasını saracaktır. Bunamış kişide düne sarılma aşırılanarak dünün rüyası içinde yaşama halini alır. Ve birey gitgide zaman ve yer katiliğini kaybeder. Toplum da yaşlıyı eline emekli maaşı vererek hayat çarkının dışına atar ve bu gidişe zorlar.

2. Şekil değiştirmiş dünya:

a. Parçalanmış dünyada, delir ve halüsinasyonlar dünyası gerçek dünyanın üstüne karmakarışık bir şekilde yayılır. Ancak iki esas unsur durumunu korur. Zaman ve mekan bunlarla kaybolmaz.

b. Dengesiz dünya. Bu daha çok mani hallerinde rastlanır. Kısa dönemler içinde dünya oldukça muntazamdır. Ancak bu dönemlerin sık sık değişmesiyle beraber düzensiz bir düzen ortaya çıkar. Bu düzen, düzensizlik hissini doğurmadığı için hasta hastalığının farkına varmaz. Bu dünyada algılanım sürekli değiştiğinden ne dikkate ne de konsantrasyona olanak verir.

c. Yabancılaşmış dünya (depersinalizasyon): Bu dünya içinde ben, sen, çevre nasıl ifade edileceği pek bilinmeyen gerçekten uzak ve tuhaf bir şekilde algılanmaktadır. Eşyalar her zamanki yerindedir ama daha uzaklaşmış görünürler. Sesler aynıdır ama konuşmadaki renk değişmiştir. Yürüdüğümün farkındayım ama sanki robot gibiyim. Kişiye bu değişmeler ıstırap verir. Bu hal ilerleyerek şizofrenlerin kendileri hakkında konuşurken ben yerine o demeleri şeklinde kendini gösterir. Kişiye her şey anlamsız gelmektedir. Kendisi bile.

d. Değişmiş dünya: Bu özellikle şizofrenlerde görülür. Hastanın öz dünyasının etraftaki normal dünyaya ne dereceye kadar karıştığı, onu işgal etmiş olduğu her vakada değişir. Bu gerçek dışı dünyada gerçekte olmayan davranışlar, bekleyişler, hareketler ve yorumlar mevcuttur. Bu özel dünyası içinde şizofren kendisine özel kelimeler türetir. Buna klinikte nedojizm (yeni kelime türetme) denir. Çocukların ve ilkel kavimlerin yaşantılarını ve algı tarzlarını şizofrenlere benzetebiliriz.

3. Saptırılmış dünya: Burada bir değer ölçüsü ya olduğundan çok daha yüksek ya da olduğundan aşağı saptırılmıştır.

a. Boşalmış dünya: En iyi örneğini melankolik hastaların olumlu her yönünü inkar etmekte olan dünyalarında görürüz. Dünya, kişinin kendisi de dahil her iyi ve değerli şeyini kaybetmiştir.

b. Egosantrik dünya: Nevrotiklerde görülür. Sahte, yalancı, otantik (kendisi ile ilgili olarak, gerçek olarak anlamlı değil) olmayan bir yaşamı sürdürmektedir. Gerçekte kendisi olmaktan çok değişik olma sahteliğini gösteren kişi, istediklerinde başarılı olmadığında başarısızlıklarının yıkımının ıstırabını yaşar. Nevrotik, kendi düzeyinden daha yüksek bir düzeye ulaşma çabası esnasında bu düzeye layık olmadığının bilincindedir. Sonuçta suçluluk ve sıkıntı duyar. Nevrotiğin dünyası, sevgi kısırlığının hakim olduğu, insan ilişkilerinin yetersiz olduğu bir dünyadır. Yalnız olma esası üzerine kurulmuştur. İnsanlar ve eşyalar nevrotik için kendisinin tükenmez isteklerinin yerine getirilmesinde bir araçtan başka bir şey değildir. Bağlılık, diğer kanlık, nevrotikte yeri olmayan kavramlardır.

c. Arzu prensibi üzerine kurulmuş dünya (alkolikler ve madde bağımlıları): Bu dünyaya ayrıca kumarbazlar, sırf maddi varlıkları için yaşayanlar, bütün varlığını selahayat üzerine kurmuş ve bağlanmış olanlar ve diktatörler bulunur. Bu çok ileri bir nevroz durumudur. Nevrotik hasta, sevgi, takdir, doyum sağlamak için çırpınır. Halbuki arzu prensipli hasta istediği şeyi elde edemediğinde kendi öz varoluşunu yıkar.